sabahattin umutlu

3/7/2008 - unutmak cinayettir.üstümüze kurum yağıyor..14 yıl önce yazılan s

Kategori: DENEMELER

               

               

ıı.

evet küfür bu noktada haktır. “küfretmek” yetmiyor. m.celal’in söylediklerinin tamamına katılıyorum bir koşulla; tüm söylenenleri şiir yazan için de söyleyebiliyorsa. söylenenler şiir için söyleniyor. şiirin durması gerektiği yerle ilgili. şiiri yazanın “şair”in durması gerektiği yer ile şiirin durduğu yeri birbirinden ayrı düşünebilir miyiz. m.celal’in yazısının bütünü içinde söylediklerinin sadece “şiir” için geçerli olduğunu görüyoruz.

 

şiirin ahlaksızlığı ısrarla vurgulanırken –piyasa karşısında- “şiir kendi etiğini yaratır” deniyor. şiire ille de bir etik biçmek gerekli mi. m.celal’in de söylediği gibi şiir “kendine dayatılana karşı yeni şartlar ileri sürecek ve onlara da uymayacak” ve şiir “ahlaksızlığı en uç noktaya çekebildiği oranda kendinde” olacak. buradan ben şöyle bir sonuç çıkarıyorum. şiir hiçbir iktidarı ve iktidarın ahlakını, yasalarını kabul etmez. sürekli reddeden bir konumdadır. ahlak ise sürekli “düzenleyen” bir konumdadır. ahlakın böyle bir işlevi olduğunu bildiğimize göre peki şiir kendi etiğini yaratınca neyi düzenleyecek. şiir neye karşı bir etik yaratacak. şiirin her türlü iktidardan ve ahlaktan uzak duruşu onun kendi varoluşuyla açıklanabilir. şiirin bu varoluş sürecinde iktidar talebi yoktur. piyasanın verili ahlakına karşı alternatif bir ahlak oluşturma gibi bir düşünceyi şiir için de şiir yazan için de gereksiz buluyorum. şiir iktidar talep etmediğine göre, iktidarını sağlama alma, düzenleme, sürekli kılma gibi bir yola başvurmaz. işte bu yüzden de bir ahlakı olması gerekmez. bu söylediklerim şiir ve şiir yazan için de geçerlidir. metin celal, şiirin reddedici, muhalif, “ahlaksız” konumuna vurgu yaparken bu vurguyu şiiri yazandan bağımsız olarak yapıyor. yazısının bütünselliği içinde baktığımızda m.celal vurguyu aslında  şaire yapmak istiyor. fakat “şair” kimliği buna izin vermiyor

 

m.celal diyor ki “şiirlerimizi ruh temizliğinde yaşamak istiyoruz dizeler de bu ölçüde arı olmak zorunda. ruhu temiz olmayan şair olmayı da hak etmiyor.” “ruhun temizliği” gibi bir kavram her şeyden önce metafizik, spekülatif bir kavram. ahlaki bir tavrı ifade etmeye çalışıyor. burada ruhu temiz olması gereken, aklanması gereken kuşkusuz şiiri yazan “şair” oluyor. m.celal’in deyimiyle hem “şiir, ahlaksızlığı en uç noktaya çektiği oranda kendinde olacak” hem de “şair”in ruhu temiz olacak. peki bu nasıl mümkün olacak. şiire ahlaksızlık şaire ahlaklı davranmak reva görülüyor. çünkü “şair” hayatın içinde ve sorumlulukları var. hatta “görevleri”. m.celal’den aktarıyorum: “dünya şairin görevli olmasını gerektiriyor. şiir yazmak şairin doğasıdır. şaire verilen görev,okuyucusunun görmek istediği gibi olmaktır. okuyucunun olamadığını yaşamak. parmakla gösterilmektir. yanan o olmalıdır yakan okuyucu. yakılan o olmalıdır seyreden okuyucu. “ neden. çünkü bugüne kadar böyle olmuş ta ondan mı. böyle olmuş ve kimse de bu böyle oluştan rahatsızlık duymamış ve bu rahatsızlığını dile getirememiş de ondan. nasıl yani. şöyle.birilerine şiir yazdığı için “şair” denilmiş. o biri de kendisini şiir yazmakla görevli bir memur gibi hissediyor. “şaire verilen görev okuyucusunun istediği gibi olmaktır. okuyucunun olamadığını yaşamak, parmakla gösterilmektir.” böyle bir görevi şaire kim veriyor. var mı böyle bir görev. yoksa birileri kendini “görevlendirilmiş”mi sanıyor. okuyucunun istediği gibi olmak ne demek. ne kadar spekülatif bir söylem. hangi okuyucudan bahsediyorsunuz. böyle bir okuyucunun olması ne kadar işinize geliyor değil mi. okuyucu: kitabı alan ya da çalan ve okuyan. kitabı okuyunca “şairine” hayranlık duyan. bu hayranlığı hiç bırakmayan. şairinin imza günlerini hiç kaçırmayan. elinde çiçekle –genelde karanfil- “şairim” gelmiş diyerek onun önünde ezilip büzülen, yüzü kızaran. sonra bir imza alınca gülümseyen. sonra bu ilginç karşılaşmayı okulda, evde, işyerinde anlatan ve sizin reklamınızı yapan. ve o gece –imza gününün gecesi- mutlu uyuyan.

 

şimdi soruyorum, sizin istediğiniz okuyucu bu mu. hayır diyebilirsiniz. “bir görev”,”bir sorumluluk”,”şair”,”okuyucu”,”yakan”,”yakılan” yani arada bir iktidar ilişkisi var. şair ve okuyucu. okuyucunun tepesinde duran ve onun “parmakla gösterdiği” bir şair. bir de parmakla göstermekle görevlendirilmiş okuyucu. tabi bu kadar değil. okuyucunun algısını, ilgisini belirleyen onu bir yerlere manipule eden  yayınevleri var. büyük harfli bir medya var. medyalar var. tüm bunların içinde yer aldığı, bunları düzenleyen, görevlendiren bir sistem, bir iktidar ve iktidarlar var. tüm bunlar nasıl görmezlikten gelinebiliyor. “şair”,”okuyucu”,”sanatçı” kimlikleri nasıl bu kadar kolay kabullenilebiliyor, kanıksanabiliyor.

 

metin celal’dan bir alıntıyla sürdürüyorum yazıyı: “şair, okuyucusunun gözüne  iyi, doğru, güzel görülmelidir. arz edendir. talebe göre davranmalıdır şair. iktidarda olma isteğiyle yaşayan ama hep muhalif olandır. her zaman okuyucunun biçtiği elbiseyle gezemez.” bir kere şunu sormamız gerekiyor. “şair” okuyucusunun gözüne iyi, güzel, doğru görünmelidir sözleri ne anlama geliyor.”iyi”,”güzel”,”doğru” kavramları spekülatif desem spekülatif kavramını çok mu kullanmış oluyorum. “şair” satılan bir mal mı. ya da bir defilede, bir ürünün reklamını yapan manken mi. iyi, güzel, doğru ama iyi, güzel, doğru kimin iyi, güzel, doğrusu. kime göre. artık “şair arz edendir, talebe göre davranmalıdır” dedikten sonra size ne söylesem az gelecek. ama bıkmıyorum. sürdürüyorum. şair reklamcı olursa, şirket sahibi olursa tabi bu böyle olur. “şair iktidarda olma isteğiyle yaşayan ama hep muhalif olandır.”  şiir sözcüğünün yanına arz ve talebi uygun gören “şair kimliği” elbet iktidar da talep edecek. iktidarda olacak ki okuyucu onu parmakla gösterebilsin. muhalif olacak ki “şair kimliğinin” gereklerini yerine getirebilsin, görevini yapabilsin.

 

nasıl olsa okuyucu enayi ve tüm yazılanları, söylenenleri yutacak değil mi. hayır. yanılıyorsunuz. artık yutmayacak. m.celal’den bir cümle: “her zaman okuyucunun biçtiği elbise ile gezemez.” (şair için söylemek istiyor) evet bu elbise içinde pek rahat edilmeyebilir. bakarsınız bir gün bu elbise  dar gelebilir. öyleyse önlem alınmalı, bu elbisenin daha modern, daha konforlu bir yedeğini bulmalı. nasıl mı. medyanın biçtiği elbise. her zaman geniş ve rahat, tehlikesi ve riski olmayan bir elbise. bir ömür garantili. hatta evladiyelik olan modelleri de mevcut.  nerede. ama artık onu da siz bulun.

 

“şiir para etmez, şairin statü elde etme şansı vardır. statünün derecesi okuyucuya yaranabilmenin boyutlarıyla belirlenir” sonunda m.celal şiirin para etmeyeceğini, karın doyurmayacağını anlamış bulunuyor. statü elde etme şansına gelince , bunun bir şanstan çok bir tercih meselesi olduğunu m.celal nasıl oluyor da göremiyor. statü “şairin statüsü” vıcık vıcık iktidar kokuyor. iktidar talep etmek yada iktidarı reddedip muhalefeti seçmek. tercih burada. tavır bununla ilgili. tercihini piyasadan yana yapan “şair”, ”sanatçı”,”aydın” her türlü statüye layık görülebiliyor. bunun için okuyucuya yaranmak falan gerekmiyor. tercihini piyasadan yana yapmış biri için okuyucuyu bu kadar ciddiye almak ta ne oluyor.

 

“alım-satım olayı pazarlamayı gerektirir. iyi pazarlamacı iyi reklam yapabilmelidir. reklamın iyisi kötüsü olmaz. (bir şairin ölümünün ardından yazılan sahte ağıt şiiri/demeci de “hepinizin ağzına sıçayım” anlamına gelen bir demeç de aynı amaca hizmet eder) satılan bedendir. ettir. “şair” bir yolla , bir yöntemle kendini satabilmelidir.” sanıyorum her şey çok açık. artık yorumunu size bırakıyorum.

 

“şairin kendine sormaktan çekineceği soru: “şiir mi statü mü”dür. çağının farkında olanlar “statü” diyecekler. statüyü seçen reklam kampanyasını oluşturmak zorunda. soru:” okuyucu nasıl bir şair talep ediyor” olmalı. “şair takınacağı yüzü buldu mu ona uygun şiir nasılsa yazılır.” evet. “okuyucu nasıl bir şair talep ediyor.” sorusunu daha önce yanıtlamaya çalışmıştım. ama bu yine de tartışılır. hangi okuyucudan, nasıl bir okuyucudan bahsettiğimize bağlı. “başka bir çağdayız. bu çağ her şeyi kendi hesabına kullanabilenlerin çağıdır.” bunu anlamış bulunmak doğrusu pek sevindirici. böyle bir çağda “şair”,”yazar”,”sanatçı” kimliklerinin  bir önemi var mı. hala bu kimliklere dayanarak bir şeyler yapılabilir mi. şiir yazılabilir mi. yazı olur mu. eleştiri nasıl bir yöntemle olacak. ” hayata ayak uyduramayan ahlaksızdır. şiir ayak uydurmayacak. şair zamana uymayacak.” m.celal özellikle ahlaksızlık kavramına vurgu yapıyor. bu da etik bir tavır içinde olduğunu gösteriyor. piyasanın ahlakına karşı alternatif bir ahlaksızlık öneriyor. bu kendini piyasanın ahlakına göre konumlamak anlamına geliyor. vurgulanması gereken ahlak yokluğudur. ahlak kavramının gereksizliğidir. “şair” zamana uymayacak. peki anladık ama “dünya şairin görevli olmasını gerektiriyor” diyorsunuz, bu ne anlama geliyor.  zamana uymayan bir “şair”e kim görev verebilir. görev verilmeli midir. şaire bir görev verilse bile şiirin kimliği zaman uymayacak.

 

“sombahar”ın  özel bölümü içinde en derli toplu yazı –sivas katliamı ve şairin statüsü konusunda- ogan güner’in “şairin konumuna ilişkin bir deneme” adlı yazısıdır. şiir okuru ile ilgili olarak güner şunları söylüyor: “sivas katliamından sonra yazılacak şiirlerde geçen her “yanma-yakma” fiili sıkı şiir okurunun özel ilgisine maruz kalacak büyük ihtimalle. dileriz öyle olur.şiiri okuyanlar için böyle bir tavır çok önemli. ancak şiir yazanlar için de şu önemli: sivasla ilgili yazılarda, şiirlerde, metinlerde geçen “yanma-yakma”nın ötesinde sivastan sonra sanat yapılabilir mi. bunun yanıtı evet yapılabilir ya da bak işte yapılıyor olmalı. olamaz. “şair”,”yazar”,”sanatçı”, “aydın” kimliklerinin çatırdadığı  bir dönemdeyiz. bu kimlikleri reddetmek elimizdedir artık. kimliği olanlar ise yırtıp atmakla işe başlayabilir.

 

ogan güner’in şairin konumuna ilişkin söylediği şu sözlere sonuna kadar katılıyorum: “şair 20 yıl önce devlet için bir tehlikeydi. bugün ise, kim ne derse desin, ideolojik aygıtların içinde eleştirdiği sınırlarını bilmek ve o sınırlar dahilinde “oyunlarını oynamak” zorunda olan bir entelektüel sadece. ( ve buradaki entelektüel kelimesinin hiçbir alaycı yanı yok) “sanatçı”,”şair”, “aydın”ın çıkmazı işte burada. bu çıkmazdan çıkmanın kurtulmanın yolları olabilir. var. önce kimliklerden işe başlanmalı. “sanatçı”,”aydın”,”şair” kimliklerine tutsak olmanın çıkmazından kurtulunmalı önce. sonra önümüzde tüm bu kimliklerin kurumsallığının yıkılması işi olacak.çatırdayan bir kurumun yıkılması zor olmayacak.

 

yine ogan güner’den aktarıyorum: sivas katliamı karşısında her ne kadar çok şey yazılıp çizildiyse de, sanat çevresi üzerine aslen iki tutumun, henüz yağmur yada fırtına getirip getirmeyeceği bilinemeyen iki bulut gibi çöktüğünü hissediyorum kendimce : “suskunluk” ve “şaşkınlık”. şimdilik ne yağmur ne  fırtına var ortada. şaşkınlık geçiciydi. o da geçti. peki geriye ne kaldı. herkes işine gücüne devam etti. bazen kendi vicdanlarını rahatlatmak için  muhabbetlerine konu oluyor sanat çevresinin. “şair”,”yazar”,”sanatçı”, “aydın” kendini sorgulamalıydı. kendi kimliklerini sorgulamalıydı. “sivastan sonra sanat yapılabilir mi” sorusunu sürekli gündemde tutmalıydı. olmadı. bunların hiçbiri gerçekleşmedi. “şair”,  şairim diyerek şiir yazmaya devam etti. yalnız, içinde “yangın-yakma-yakılma” sözcükleri geçen şiirler, yazılar yazılmadı değil. insanların yakılması “sanatçılar”dan çok medyanın malzemesi oldu. televizyonda 32.gün programının başlangıcında müzik eşliğinde sivas yangını ve kibritin çakılarak perdenin tutuştuğu an, arasıra  vicdanları sızlatan bir görüntü olarak kaldı. hepsi bu. kimse kimseyi kandırmasın. artık bu olayın rantı da tükendi.

 

sivas sonrası aydının tavrını deşifre etmesi bakımından ogan güner’den bir cümle daha: “madımak otelinde öldürülen 37 canlıdan hiçbirinin hayatının diğerininkinden daha değerli olduğu ilan edilmemeliydi.” sevgili ogan güner, içinde “sombahar” adlı yapı böyle tavırlar gösterirken neden hayır demediniz. o zaman siz neredeydiniz. 37 insan içinden metin altıok ve behçet aysan’ı “şair” oldukları için ön plana çıkaran mantığı neden deşifre etmediniz.yazarı bulunduğunuz derginin sivas katliamına yaklaşımındaki “ahlakçı ideolojiye” neden itiraz etmediniz.

 

özel bölüm içerisinde tuğrul tanyol’un “şairin statüsü” adlı yazısı da yer alıyor. tanyol, tarihsel süreç içinde şairin statüsü ile ilgili bilgiler veriyor. devlet ile şair arasındaki ilişkilere dikkat çekiyor. bu ilişkide belirleyici olan her şeyden önce, devlet karşısında şairin konumlanışı oluyor, şiirin değil. statü ise, şairin elde ettiği –mücadeleyle kazandığı- bir yer değil, iktidarın ona sunduğu, layık gördüğü bir yer olarak belirlenmiştir. “şairlik kimliği” ve bu kimliğin muhalifliği işte bu belirlenmiş sınırlar içinde görülmektedir. bütün zamanlarda iktidarın işine gelen şairler olmuştur. şiir bunun için bir malzeme olarak kullanılmıştır. şiiri yazanın “iktidarla ilişkisi” şiirini etkilemekte hatta belirlemektedir. bu ilişki reddedilmediği sürece, ne bağımsız bir şiirden söz edilebilir ne de bağımsız bir “şair” kimliğinden.   

 

son olarak şunları söylemek istiyorum. sivasta yakılan insanları sayı olarak ifade etmekle, onların “şair”,”sanatçı”,”aydın” kimliklerini öne çıkararak anmak arasında doğrudan bir ilişki var. iki tavrın altında da faşizan bir eğilim yatıyor. insanın ölümünün haber niteliği taşıdığı oranda medyada yer alması ve bir sayı olarak ifade edilmesine oranda faşizan bir eğilimse insanın insanlığından soyutlanarak anılması da o oranda faşizan bir eğilimdir. ogan güner’in deyimiyle “sivastan sonra fırtına ya da yağmur getirip getirmeyeceği belli olmayan ve üstümüze çöken iki buluttan” işte böyle yağmurlar yağdı. artık hava açıldı mı. sanmıyorum. üstümüze “kurum” yağıyor.

 

 

                                                          

 

 

               sabahattin umutlu

 

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

"hepimiz tehlikedeyiz" passolini

Kategoriler

Arkadaşlarım