sivas’tan sonra sanat
‘ sombahar”da “şairin” kimlik krizi
ı.
sivas katliamı, her alanda olduğu gibi edebiyat-sanat alanında da beyinleri allak bullak etti. otuzyedi insanın yakılmasıyla sonuçlanan katliamın hemen ardından medyaya bir gözattığımızda şu türden nitelemelere sıkça rastlıyorduk. “37 aydınımız sivas’ta yakıldı”, “sivas’ta sanatçı katliamı”,”şairlerin sivasta yakılması” vb...
şu açıkça görülüyor. sivas’ta yakılanlara bir insan-özne oluşlarından çok bir sayı olarak ve medyadaki imajlarına göre sahip çıkılıyor ve bir değer biçiliyordu medya için önemli olan ölülerin sayısı, katliamın görselliğiydi. tabi bir de şu önemliydi: ölülerin, ölümlerinin bir haber niteliği taşıması. zaten bu, medyanın değişmez kuralı olarak işlemektedir.
genelde medya açısından durum böyleydi. asıl önemlisi, katliam sonrası verilen tepkilerin biçimi ve diliydi.
bu yazıda, sivas katliamı sonrası “sanatçının”,”aydının” tavrı üzerinde durmak istiyorum. türkiye’de sanatsal alanda önemli bir yeri ve etkisi olan “sombahar” adlı şiir dergisinde katliama tepki göstermek amacıyla eylül-ekim 1993 tarihli 19.sayısında “şairin tavrı, bireyin sorumluluğu” başlıklı özel bir bölüm hazırlandı. sanatsal alanda “sanatçının”, özelde “şairin” tavrı bakımından önemli soru işaretleri ve handikaplar taşıyan bu özel bölümü tartışmak istiyorum.
ancak burada şunu anımsatmayı gerekli görüyorum. yazdıklarımın bir şeyleri kanıtlamak, doğrulamak , birilerinin yanlışını bulmak, düzeltmek gibi bir amacı yok. kendime yönelttiğim bazı soruları size de yöneltiyorum.hepsi bu.
politik ve sanatsal çevrelerde sivas katliamının yarattığı sok, kolay kolay atlatılamadı. adeta sivas bir milat olarak algılandı. oysa sivas ne ilk ne de son olacaktı.
maske düştü. türkiye’de aydının, sanatçının ahlaki ve kemalist eğilimleri bir kez daha hortladı. kemalist ve ahlakçı ideolojiler bir kez daha can simidi haline geldi. toplumdaki kastlaşma, sınıfsal ve ideolojik konumlanış insanların gösterdiği tepkileri birebir belirliyordu. yakılanın kimliği ile tepki gösterenlerin kimliği arasında bir paralellik, bir iktidar ilişkisi görülüyordu. oysa ölüm ve öldürenler kimlik tanımıyordu. ölü şairleri şairler gömüyordu. yazarları da yazarlar. peki medyanın sunduğu ya da medyada tescil edilen kimliklerden herhangi birine sahip olmayanlar. ya onlar. onların ölümü sessiz ve derinden olacaktı. bütün zamanlarda olduğu gibi.
sanatsal alanda sivas’ta yakılanlar için yazılanlar, söylenenler medyanın onlara sunduğu ve öyle çağırdığı “şair”,”yazar”,”sanatçı”,”aydın” kimlikleri öne çıkartılarak yazıldı,söylendi. olayın başka bir boyutu ise sivas’ta yakılanlar üzerine bir şeyler söyleyenlerin de yine “şair”,”aydın”,”sanatçı”, “yazar” kimliklerine dayanarak tepkilerini dile getirmeleriydi. sıradan bireyin olaya tepki gösterme gücü ve şansı elinden alınmıştı. gösterilecek tepkiler önceden biçimlendirilmişti. yani hepsi de sistemin sınırları içinde kalan verili tepkilerdi. geçmişlerinde ya da bugün solda yer alan sanatçılar islamcı sanatçılara tavır almalıydı. artık bu kadar “hoşgörü”,”anlayış” ve “iyi niyet” yeterdi. bir tepki gösterilmeliydi. öyle de oldu. katliamın hemen ardından 7 temmuz 1993 tarihli aydınlık gazetesinde tuğrul tanyol (sombahar şairlerinden) islamcı sanatçı ve şairlerle olan ilişkilerin kesilmesi çağrısında bulundu.tuğrul tanyol’un açıklaması ilginçtir.
“bir edebiyatçı olarak 1980’lerin başında islami çevreyle diyalog kurulmasını ben de savundum. çıkardığımız dergilerde bu arkadaşlarımızın ürünlerini yayımladık. aralarımda hala çok sevdiğim arkadaşlarım olmasına rağmen en kısa sürede bu katliama tepki göstermemeleri durumunda hepsiyle ilişkimi keseceğimi, onların ürünlerini yayımlayan dergilerde ürün yayımlamayacağımı bildiririm. çünkü bizim gösterdiğimiz demokrat anlayışın sürekli suistimal edildiğini görüyorum. aynı demokrat anlayışın karşı kesimde gösterilmediğini fark ediyorum. aydın ve sanatçıların artık islamcılarla diyaloğu kesmeleri gerektiğini düşünüyorum. çünkü her birliktelik onları biraz daha güçlü bizi biraz daha güçsüz kılıyor. sanırım artık üniformayı( bu üniformayı giymenin bir kemalizm çağrısı olduğunu tanyol daha sonra açıklıyor) giyme zamanı gelmiştir. ideolojik kıstaslarımıza dönmemiz gerekiyor.”
evet, gerekçe islamcı sanatçıların, solcu sanatçıların iyi niyetli tavırlarını kötüye kullanmaları. tepkiler sürüyordu. yine aynı gazetede (aydınlık) çalışan ve “sombahar şairleri” arasında sayabileceğimiz cezmi ersöz “elveda ismet özel” dedi. dedi demesine de ismet özel’e elveda derken bunu sivas katliamının ardından ismet özel’in tepkisiz kalması, tavır almaması ile gerekçelendiriyordu. yani ismet özel’den hala bir şeyler bekleniyordu. bunu cezmi ersöz’ün kendisine sorduğumuzda “nereden bilecektik böyle olacağını” diyebilir. oysa ismet özel hep aynı ismet özel’di. islamcı sanatçı ve şairler de aynı ideolojik çizgide bulunuyorlardı.öyleyse sorun nerede. işte ben bunu tartışmak istiyorum.
birçok sanat-edebiyat dergisinde sivas’la ilgili özel bölümler, dosyalar hazırlanıyordu. verili de olsa tepkiler sürüyordu. sombahar dergisi de üzerine düşeni yapmalıydı. en azından yakılanların “şair”,”sanatçı” olmaları bir tepki göstermeyi ve bir tavır almayı gerektiriyordu.
ve “sombahar” sonbaharda sessizliğini “ketumluğunu bozma zahmetinde bulunuyordu. “sombahar” imzalı “dördüncü yıla girerken” adlı yazıdan aynen aktarıyorum.
“onsekiz sayıdır sürdürdüğümüz açık ya da gizli bir tavrımız var. yaptığımız işi ön plana çekmek, yaptığımız işin adını değil. bu nedenle deklerasyonlardan mümkün olduğu oranda kaçındık. bir şeyler söyleme ,bir şeyler yapma isteğini doruğa tırmandıran olaylar (sivas katliamı gibi) bu ketumluğumuzu kırdı kimi kez.”
evet.onsekiz sayıdır (iki ayda bir çıktığına göre sombahar tam üç yıl) türkiye’de ve dünyada her şey güllük gülistanlıkmış gibi. kürdistanda yaşananlar, yargısız infazlar, açlık, sömürü, devletin sistemli olarak uyguladığı işkence ve terör herhalde az geliyor ki “ketumluğu” kırmaya kırmaya gerek duyulmuyor. belki de bu yaşananlar “sombahar şairlerinin”, “sanatçılarının”,”aydınlarının” ketumluğunu kıracak vehamette değildi. ketumluk sürüyor. kılıf hazır: “yaptığımız işi ön plana çıkarmak, yaptığımız işin adını değil” evet.çok açık. ve kendi pratiği içinde tutarlı bir tavır. “yapılan iş” yani meslek “şairlik”,”sanatçılık” olduğundan şiir yazılıyor,şiir tartışılıyor,”geleceğe sarkan metinler” üretiliyor. bu arada dünyanın nabzı atmaya devam ediyor. hayat sürüyor. ve dünyanın politik algılanışı belleğin bir köşesinde saklı duruyor. “yapılan işi ön plana çıkarmak” tavrı hiç te şiir yazmayı ön plana çıkaran bir tavır değil. bu tavırda başka bir yüzün gizlendiğini anlamak o kadar zor olmuyor. neden.şundan: sivas katliamına kadar süren teröre tepki gösterilme gereği duyulmuyor. ketumluk sürüyor. sivas’ta yakılanların arasında “aydın”,”sanatçı”,” şairler” de olunca ketumluk kırılıyor. ve piyasanın kimliği “şairlik” y,ne aynı piyasanın ahlakıyla “sanatçı ahlakıyla” tepki gösteriliyor. çünkü yangın bu kimlikleri de tutuşturmaya başlamıştı. vehamet büyüktü. kimlik ve statü korunmalıydı.
“sombahar” imzalı yazıda (s.4.p.4) yine bir kehanette bulunuluyor. büyük laflar ediliyor.”örgütten” “örgütlülükten” bahsediliyor. onsekiz sayıdır “sombahar”da böyle laflar edilmemişti. nereden çıktı şimdi bunlar.birlerinin aklı başına mı geliyordu. ilgili cümleyi aynen aktarıyorum:
“inadımızı besleyecek, sağlamlaştıracak bakış açılarına , örgütlülüğe, verimliliğe her zaman ihtiyaç duyduk ve duyacağız”
söz mü veriyorsunuz yoksa inanmamızı mı istiyorsunuz. örgütlülük.evet neyin örgütlülüğü.nasıl olacak.kimlerle olacak. kime karşı olacak. neden şimdi. samimi olduğunuza kim inanacak. neden bir örgütlülüğe ihtiyaç duyuluyor. bunun altında yatan düşünceyi hemen sezinleyebiliyoruz. olsa olsa mesleki bir örgüt olabilir herhalde. yani yapılan “iş”le ilgili bir örgüt. “sombahar”da şiir yazmak, dergi çıkarmak bir “iş”.”şairlik”,”sanatçılık” bir meslek olarak algılanıyor. örgüt bir pratik oluşturmayı, bir karşı duruşu gerektirir. her şeyden önce önümüze koyduğumuz bir problematiğin olmasını gerektirir. şimdi bakıyoruz “sombahar”ın pratiğine.
“sombahar” ve “sombahar şairleri” için şiir yazılma ve okuyucu ile buluşması süreci ilgili bir sorun ve bir kaygıdan sözedilebilir miyiz. hayır. sistemin sanat alanındaki verili formları kabullenilmiş ve sonuna kadar da kullanma arzusunda görünüyorlar. bu konuda bir rahatsızlık yok. sistemin “sanata”, “şiire” ilişkin süreçlere müdahalesi konusunda da bir kaygı duyulmuyor. sistemin egemen sanat formlarının üretildiği her türden medya ve medyatik ilişkilere girmekten kaçınılmıyor. “sombahar”da şiir yayımlayan şahıslar aynı zamanda “hürriyet gösteri”de,”adam sanat”ta,”varlık”ta vb. yerlerde boy gösterebiliyorlar.ve bundan da bir rahatsızlık duyulmuyor. hatta ödül jürilerinde yer alınıyor.ödül veriliyor.ödül alınıyor. imza günleri iple çekiliyor. “şair” kimliğiyle okuyucu üzerinde kurulan iktidardan rahatsızlık duyulmuyor. sanat alanındaki iktidar ilişkileri sorgulanmıyor. mesela “şiir ve eleştiri” özel bölümü hazırlanırken mehmet fuat üzerine yazı yazacak, eleştirecek birini bulmaya istanbul yetmiyor. mehmet fuat’ın iktidarının sarsılacağından kaygılanılabiliyor. eleştirme cesareti gösterilemiyor. iktidarlarla barışık yaşamaya özellikle özen gösteriliyor. çünkü böylelikle kendileri de bu iktidarların ortağı oluyorlar. “hoşgörü”,”iyi niyet” ve “anlayış” bab-ı ali cephesinde kalmak için zorunlu hale geliyor. şiir deyince akla hep “sombahar” geliyor, şair deyince de “sombahar şairleri”. eee o zaman.bu örgüt fikri nereden çıkıyor.böyle işlere bulaşmanın riskini de biliyorlar. ben kendilerine “cemaat” olarak kalmalarını öneriyorum. çünkü öyle kalmanın rantı daha fazla. hem tarihe kalırsınız “şairler”,”sanatçılar”, ”yazarlar” olarak hem de geleceğe sarkan metinlerinizle kaliteli ürünlerinizle. sizi kendi “delta”nızdan çıkarmak da mümkün görünmüyor zaten. bundan sonra da ketumluğunuzu bozmayın, kırmayın. eğer çok ısrarlıysanız örgüt fikrinde bir adet “şiir şair standartları enstitüsü” kurun. başına da enis batur’u ya da mehmed fuat’ı getirin.
geliyoruz orhan kahyaoğlu’nun “şairin tavrı, bireyin sorumluluğu” yazısına. kahyaoğlu diyor ki “belirleyici olan her zaman ürünün kendisidir. onun yarattığı algılayış ve ideolojik çerçeve sanatçının dünyada yer almayı düşlediği yerin dolayımlı bir yansıması ama tamamen kendisi olamaz.” evet. “belirleyici olan her zaman ürünün kendisidir” ama ürünü etkileyen, ürünü belirleyen süreçleri saymazsak. nedir bu süreçler. ürünün yazılma serüveni ve okuyucu ile buluşuncaya kadar aldığı biçimleri içeren süreçler.(burada bunları tartışmak istemiyorum). “ürünün yarattığı algılayış ve ideolojik çerçeve sanatçının dünyada yeralmayı düşlediği yerin dolayımlı bir yansıması ama tamamen kendisi olamaz.” buna bütünüyle katılıyorum. burada şunu unutmamalıyız. ürünün yarattığı ideolojik çerçeve ve algılayış biçimi daha önce bahsettiğim süreçlerle doğrudan ilişkili. hatta o süreçlerce belirleniyor. “sanatçı”,”şair”,”aydın” kavramlarını oluşturan da bu süreçlerarası ilişkiler ve iktidar ilişkileri bağlamında ele alabileceğimiz ideoloji oluyor.
sivasla ilgili özel bölümde yer alan yazılarda geçen bazı kavramlar: “şairin tavrı”,” sanatçının hayata ilişkin hayati kriterleri”,”sanatçı kimliği”, ”sanatçının düşünsel ve ahlaki açıdan bir yer tutması”,”sombahar şairleri”, “şairin politik çizgisi”,”sanatçının dünyada yer almayı düşlediği yer”, “sanatçının etik açıdan çıkmazı”,”şairin varoluşuna özgü özel politik algısı”, ”gerçek şairler”,”sanatçıların katledilişi” vb. kavramları yine aynı ideolojinin sanatsal alandaki uzantıları olarak görüyorum. sivas katliamının insani, politik ve ahlaki açıdan hiçbir tanıma sığdırılamamasının altında da bu ideolojik süreçler yatıyor. bu kadar da değil diyebilirsiniz. ismet özel meselesinde de böyle bu. sivas katliamına karşı ismet özel’in tepkisizliğini, tavrını ahlaki paradoksla açıklamak ve hala ismet özel’den bir şeyler beklemenin safdilliği de işte bu ideolojiye tutsak olmakla ilişkili. bitmedi. en trajiği de şu.o. kahyaoğlu’nun katliamı özellikle “sanatçıların katledilişi” olarak gören açıklaması da yine bu ideolojik süreçlerin izlerini taşıyor olması. ismet özel’in tavrını ahlaki paradoksla açıklamak,”ahlak dışı” ilan etmek, sanatçının etik çıkmazı olarak görmek, katliamı “sanatçıların katledilişi” olarak görmek de kahyaoğlu’nun çıkmazı oluyor. peki çıkmaz nereden kaynaklanıyor. insanların yakılmasını, sanatsal süreçleri ahlaki ideoloji bağlamında açıklamak ve değerlendirmekle başlıyor. bu “sombahar şairleri”nin “sanatçıları”nın ve genelde türkiye aydının çıkmazıdır. ahlaki ideolojiye tutsaklık,”sanatçının “,”aydının”,”şairlerin” ikiyüzlülüğünü meşrulaştırma çabasıyla ortaya çıkıyor.
kahyaoğlu ısrarla “ahlak ve şair” kavramlarına vurgu yapıyor. içinde bulunduğu çıkmazı bu kavramlarla ifade etmeye çalışıyor. ismet özel’in tavrı da işte bunun için anlaşılamıyor. ahlak turnusoluna batırılıp çıkarılan her şey her olgu aklanabilir ya da karalanabilir sayılıyor. böyle bir varsayımla “ahlak yada ahlakdışı” olmamız ölçülebiliyorsa, bu kavramlar yeterliyse evet ahlakdışı olmanın zamanıdır artık.
ahlak, her zaman egemenlerin ahlakı olmuştur. egemenler iççin vardır. spekülatif bir kavramdır. herkes için ayrı bir anlama gelir. halak kavramını piyasadan ayrı düşünmek safdilliktir, çaresizliğin ifadesidir. piyasanın tüm süreçleriyle sorunsuz işletilmesinin gereği için konulmuştur ahlak kuralları. bize sorularak, insan-öznelere sorularak hiçbir kural konulmamıştır. kuralları koyanların bir tek ve sürekli kuralı vardır: koydukları kurallara uymamak. nasıl olsa birileri bu kurallara uyacak. ancak bize düşen bir şey var. her türden iktidar ilişkisini ve ve bu ilişkilerin sürdürülmesi için gerekli her durumun meşruiyetini reddetmek. bireyin kendini ifade araçlarını, kurumsallığın dışında kendi özgür istenciyle oluşturmasının koşullarını hazırlamak. bunu yaparken de herhangi bir ahlak adına yola çıkmamak, herhangi bir ahlaka dayanmamak, dayandırmamak. bireyin özgürleşmesinin yolu buradan geçiyor. iktidarın ve onun piyasasının işletilmesini düzenleyen bir ahlak anlayışına mahkumiyetten ve onun sözcülüğünü üstlenmekten değil
bu söylediklerim tüm pratikler için geçerlidir. sanatsal alanda da bir “etik” oluşturmak örneğin m.celal’in söylediği gibi “şiirin kendi estetiği” – ki tartışılır böyle bir etik - de piyasanın ahlak-etik anlayışından farklı değildir. ahlak kavramına alternatif bir ahlak oluşturmanın çıkmazı işte buradadır. oluşturulan her alternatif, bir önceki pratiğin kurallarıyla işlemeye mahkumdur. öyleyse oluşturulması gereken alternatif değildir. karşı bir pratiktir. bu nasıl olacak. yukarıda söylediklerim bir ipucu olabilir. ama bu konuda hiç kimsenin elinde reçete yok. çünkü modern bir pratik olmayacak. ya nasıl. bunun yanıtını bugünden verebilmemiz mümkün olmasa da tartışabiliriz. bunu tartışmalıyız.
buradan hulki aktunç’un “deltaya düşmek, deltayı bilmek yazısına geçebiliriz. aynı adlı yazıdan aktarıyorum. “mecazları bir kıpı, yalnızca bir kıpı unutursak, yakılan son şairlerimizin metin altıok ve behçet aysan olduğunu söyleyeceğim. ikisi, yaftalanmış bir şiirin ardında değildiler. şiirin peşindeydiler.” hulki aktunç ta medyanın ve diğer “sombahar şairleri”nin düştüğü hataya düşüyor. yakılanlardan özellikle metin altıok ve behçet aysan’ı öne çıkarmak iki isme vurgu yapmak ne ile açıklanabilir. çünkü onlar şairdiler. diğerleri ise sadece bir insandı. hayır üzülerek söylüyorum bunun altında yatan başka bir şey var. hulki aktunç, insanları ve “şairleri” medyadaki yerlerine göre değerlendiriyor. geleceğe, tarihe bakabilme şansları “şair”,”aydın”,”yazar” kimlikleriyle belirleniyor insanların. biraz şöyle işliyor mekanizma: sanat alanında etkinliğini sürdüren dergilerin iktidarla sıkı ilişkisi, ölenin kimliği üzerinde söz söyleme haklarını kazanmalarını sağlıyor. sivas olayında ortalıkta en çok ismet özel’in adı geçiyor.çünkü ismet özel’in tavrı basını daha çok ilgilendiriyor. tartışmalar özneler ve isimler üzerinden yapılıyor. hatta isimlerin taşıdığı imajlar üzerinden. söylenen sözün ağırlığı, bağlamı, etkisi, sözü söyleyenin medyadaki yerine göre belirlenmektedir. böyle olunca hulki aktunç’a göre sivasta yakılan son şairlerimiz metin altıok ve behçet aysan oluyorlar. örneğin uğur kaynar unutuluyor. onun için bir şey söylenmiyor. çünkü uğur kaynar medya ile barışık yaşayan biri değildi. ya geri kalan diğer ölülerimiz. onlar da unutuluyor çünkü onların medyada imaj oluşturacak kimlikleri yok. “şair”e neden bu kadar vurgu yapılıyor. bunun altında yatan ne. aktunç, yukarıda alıntıladığım cümlelerinde şunu söylüyor: “ikisi (metin altıok ve behçet aysan) yaftalanmış bir şiirin ardında değildiler. şiirin peşindeydiler” peki uğur kaynar neyin peşindeydi. bunu hulki aktunç biliyor mu. burada altı çizilmesi gereken insana ve “şaire” yaklaşımdır. bu yaklaşımın biçimidir. medya, insanları bir sayı olarak görüyor. hulki aktunç ise medyada imajı olan kimlik sahibi bir özne olarak.
“şairin şiir götürdüğü yer ile şiirin şairi götürdüğü yer” tartışmasından yola çıkarak “delta şiiri” diye bir kavram ortaya atıyor aktunç. sağdan ve soldan şairlerin aynı dergilerde şiir yayımlaması ile açıklamaya çaılışıyor bu durumu. örnekliyor “şiir atı seçkisinde, nihat behram ve necati çavuş’u bir arada görebilirsiniz. “sombahar”da ahmet oktay ile ebubekir eroğlu aynı sayıda vardır.”(s.9) aktun. bu durumu “şiirin şairi götürdüğü yer” olarak açıklıyor. öncelikle şunu söylemek istiyorum. “şiir atı”,”yönelişler”,”üç çiçek” “fanatik”,”düşler” gibi dergilerin aktığı bir yerdir “sombahar”. “sombahar” bir delta olarak görülebilir aktunç’un tanımlamasına göre. şimdi şunu unutmamalıyız. 80 sonrası solun yediği ağır darbe sadece politikaları etkilemedi. “sanatçı” ve “şairleri” de etkiledi.onlarda da bir ideolojik bir değişime neden oldu. bazı solcu sanatçılar “islamcı” ve dolayısıyla kendini sağda tanımlayan “sanatçılar” ile ortak pratikler oluşturdular. “hoşgörü”,”anlayış”,”birlikte bir arda yaşama” gibi ilkeler bir yakınlaşmayı doğurdu. “şiir atı”,”yönelişler”,”üç çiçek”,”fanatik”,”düşler” ve “sombahar” işte bu yakınlaşmanın ürünleri olarak görülebilir. burada hulki aktunç’tan farklı düşünüyorum. “delta” ya da “şiirde delta” şiirin şairi götürdüğü bir yer değil. hem şiir şairi götürdü,hem de şair şiiri. ama “delta şiiri” daha çok şairin şiiri götürdüğü bir yer olarak görülmelidir. ismet özel’in ve diğer İslamcı şairlerin sivas katliamına tepkisiz kalmalarını bir türlü anlayamayanlar, çözümleyemeyenler yine aynı çevrede oldu. ismet özel’den tavır beklemeyenler de vardı. ama onlar zaten ismet özel’in bulunduğu yeri biliyorlardı. dolayısıyla o şahıstan tepki bekleyemezlerdi. katliamdan hemen sonra aydınlık gazetesinde yayımlanan tuğrul tanyol çağrısını bir kez daha anımsamalıyız. tanyol ve arkadaşları hatayı anlamakta geciktiler. ama anlamış olmaları sevindiriciydi. fakat hemen ardından sombahar’ın tavrı sombahar içinde hulki aktunç’un “delta”da sırarı soru işaretlerini çoğaltıyor. bu “anlama” olayın sıcaklığı geçince unutuluyor muydu.
hulki aktunç “delta şiiri” ya da “şiirde delta”yı “gerçek şairler”in oluşturabileceğini söylüyor (s.9 p.6) peki “gerçek şairler” nitelemesi kimleri imliyor. kim belirliyor bu “gerçek şairleri”. hangi süreçlerden geçilerek “gerçek şair” olunabilir. böyle spekülatif bir kavram üzerine ne söylesek azdır. ancak bazı soruları aktunç’a sormamız gerekiyor: delta kendiliğinden oluşur mu. deltayı oluşturan dinamikler nelerdir. delta şiirinde şiiri yazanın onların deyimiyle “şairin” kimliği nasıl biçimleniyor. “şair”in ideolojisi nereye gizleniyor.
“delta şiirini” 80 sonrası solun bir kısmının sanatçı, aydınlar içinde bulunduğu liberal, hümanist ideolojinin bir sonucu olarak görüyorum. son bir soru: “şair”in “sanatçı”nın ideolojik kimliği önemli değilse oluşturulmaya çalışılan “delta” kendini neyle ifade edecek. nasıl oldu da deltaya gelindi.
metin celal’in sayfa 13’te yer alan “küfretme hakkı” adlı yazısına geliyoruz. yazının bütünselliği birçok çelişkiyi içinde barındırmasına karşın muhalif bir tavır izlenimi uyandırıyor okuyanda. celal, sanat ürününün okuyucuyla buluşma ve alımlanma sürecine ilişkin sorular sormaktan vazgeçmiyor. kafasında bir problematik olarak pek çok soruyu barındırıyor. örneğin piyasa ahlakı ile hesaplaşmasının henüz bitirilmediğini görebiliyoruz. ahlak karşısında şiirin nerede durması gerektiğini tereddütsüz ortaya koyuyor m.celal “tanrısı para olan dünya nizam intizam istiyor. insanı imana şiiri ahlaka çağırıyor. şiir ahlaksızdır, bu oyuna gelmez. ahlak, paranın ahlakı bilim olduğunu tartışılmayacağını öne sürüyor. bilim dindir. ahlak/bilim, paranın dinini vaaz ediyor. yok ediciliği, umutsuzluğu, geleceksizliği, sevgisizliği, sevgisizliği, çıkarcılığı... ahlak kurallarından sayıyor. şiir kendi etiğini yaratır.
şiir, deli gömleği giymeyecek. kalıplara kurallara sığmamak için elinden geleni yapacak. yalan söyleyecek, aldatacak, dürüst davranmayacak. kendine dayatılana karşı yeni şartlar ileri sürecek ve onlara da uymayacak.
şiir lanetliler dünyasında lanetlendiği ölçüde makbuldur.
ahlaksızlığı en uç noktaya çekebildiği oranda kendindedir.
paraya çevrilemezliği ile muktedirdir.
şiir el öpen değil, küstahlık eden olması gerektiğinin bilincindedir.
küfür bu noktada haktır.” (s.14)