“sanat şahsi ve muhteremdir”den karaşın bir şiire

“sanat şahsi ve muhteremdir”den karaşın bir şiire

şiirde sınır çarpışmaları

 

belledikleri kalıplarla konuşulmadıkça

ırzlarına geçildiğini sanan zavallılar da vardır”

                                               bilge karasu

 

“tarihten geliyoruz insanlarız

kendimizle buluşmaya gidiyoruz”

 

“efendiler eşekler susabilirler

ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi”

           

                                   ece ayhan

                                   “tarihe bakarsanız anlarsınız”

 

ece Ayhan naki turan tekinsav ile sinema üzerine yapmış bir söyleşide söz şiire ve dergilere gelince dayanamaz ve şunları söyler:

 

 “siz dergi deyince benim aklıma şu düştü: 1988’de karşılaştığım bir olayda neredeyse (gergedan gibi) ben böyle dergiler çok gördüm! diyecektim. kurt kocayınca köpeklerin  maskarası olur da derler ya doğru galiba. ‘sanat şahsi ve muhteremdir’ depolizasyonunu ileri süren çıkardıkları dergilerle kendilerini özdeş kılan ve sınıflarında amiral battı gibi şiircilik oynayan ve gerçekten ve her anlamda sıradanlıkları üzerlerinden akan ama kendi katmanlarında olduğu için bu zengin çocuklarını kollayan ve onların bedava dava vekilliğini yapanlar  sizinle yukardan yukardan konuşabiliyorlar. meğer sözünün eri olmak için hiç önemli değil ! parayı veren düdüğü çalarmış ! önemli olan ölçüt eninde sonunda aşağı yukarı paraymış. filan. evet evet bunları ben de biliyorum. ve iç içe yakın arkadaşlarınız ıslah olanlar korosu da “kol kırılır yen içinde kalır.” diyor !”

 

yukarıda alıntıladığım konuşma 1989 yılında geçiyor. burada adından bahsedilen derginin gergedan dergi bağlamında adı zikredilen şahıs ve etrafındaki arkadaşlarının ise malumunuz enis batur ve ekibi olduğu gayet açık görülebiliyor. peki neydi bu dava ve kim kimlerin dava vekilliğini ne adına bedavadan yapıyordu.

 

gelin tarihe bakalım.hem de bugünden. bugünden bakılınca tarihe “ sanat şahsi ve muhteremdir” şiarını klavuz seçerek işe koyulan ve hep yukardan yukardan konuşan bu ıslah olanlar  korosunun asıl hedeflerinin asıl davalarının ne olduğu ve bu davanın seyri daha net anlaşılıyor değil mi. daha o günlerden yapılıyordu tercih. sırtlarını tekellere dayamak ve bugünkü tekelci edebiyat kurumunun temellerini atmak. bu temel atılırken dikkat edilmesi gereken ilkeler de olmalıydı: sanatın ve edebiyatın akan hayatın – ötekilerin hayatının- dışında sokağın kirine gizine ve şiddetine bulaşmadan görüldüğü kadarıyla fildişi kulelerden gayet şahsi gayet muhterem...

 

bu ilkeler ışığında işe koyulan malum şahıs ve etrafında kümelenen tuzu kuru topluluk gergedan dışında başka dergilere de imza attılar. ama önce sermayenin desteğiyle bir yayınevi: yky. sonrası. vahim tablo. söylemeye gerek var mı. edebiyatın ve sanatın tümden “kültürel hayatın”

 

endüstriyel bir ürün olarak tasarlanıp biçimlendirildiği ve tüm kültür sanat edebiyatının baş döndüren bir hızla tekellerin güdümüne girdiği tekelci edebiyat dönemi. yky ile başlayan bu tekelleşme sürecinin arkası hemen arkası geldi. işbank koçbank doğan ve sabah derken bunu başkaları izledi. kültür sanat ve edebiyatın fildişi kulelerden ve plazalardan bir türlü yakasını kurtaramadığı yıllar ve zavallı edebiyatçılar. yky’den bir kitabım olsun hayaliyle o toplu fotoğrafa girmek ve sektöre dahil olmak için binbir takla atanlar...yüzlerini dişlerini ve gülüşlerini yani ki gelmiş geçmişlerini ve de varsa geleceklerini bir ömürlüğüne ciro edenler...

 

doğrusu merak ediyorum. edebiyat tarihinde bulaşıklığın ve de yalaşıklığın bu derece ayyuka çıktığı adına edebiyatçı ve sanatçı diyebileceğimiz kimlikte buluşanların şahsiyetlerinin ve öznelliklerinin silinerek ve de kendi öznelliklerinde temsil ettikleri değerlerin makro-mikro iktidarların karşısında tümden esas duruşa geçirildiği bu kadar ayaklar altına alındığı bu kadar hiçe sayıldığı başka bir dönem görüldü mü acaba. sanmıyorum.

 

muhalif olarak ‘ gördüğümüz ‘ ya da öyle ’bildiğimiz’ tüm kültür sanat ve edebiyatın tek bir marka altında sunulma çabaları ve sonuç veren girişimler!..

  

durum böyle olunca memleketin meşhur edebiyatçılarından dünyanın en çok nobel adayı gösterilm e ve en çok ta alamama rekoruna sahip bir zamanlar ve her zaman ece ayhan’ın deyimiyle söylersek ‘romanın ibrahim tatlıses’ i olarak ta bilinen yaşar kemal ne söylese iyiydi. “nazım hikmet ahmet hamdi tanpınar yahya kemal sait faik burada olduğu için yky ‘deyim” şimdi bu kaçıncı meşruiyet devrimden kalma bir cümledir abiler !

 

şimdi burada oğuz atay’ı anmanın tam sırası değil mi. “ben hala buradayım sevgili okuyucum. peki sen neredesin.” umuyorum dikkatli ve de meraklı okuyucunun gözünden kaçmamıştır ki yukarıda adı geçen yaşar kemal’in kendi durumunu meşrulaştırmak uğruna bahsettiği hiçbir yazar ve edebiyatçı aramızda değil ne yazıkki. öyleyse onların yky’de olma ve olmama konusunda nasıl bir tercih hakları olabilirdi. yaşar kemalin de böyle bir tercihi olabilirdi. çünkü yaşıyordu. ama o tercihini sermayeden ve sektörden yana kullandı. bir zamanlar ve de çoğunlukla romanlarının konusunu yaşantılarından aldığı feodal iktidarlara karşı ‘şanlı’  direnişlerini anlattığı Çukurova emekçilerinin dramını yine aynı iktidarların kentli uzantılarına pazarlama taktiği arzusu ve etiği...

 

peki bu tercihini başka bir biçimde ifade edemez miydi. elbet. “yani para için kardeşim bu sizi niye bağlasın ki.” de diyebilinirdi. öyle söylenmedi.öyle söylenmiyor. çünkü o dahili ve artık bir parçası haline geldiği tekelci edebiyat kurumunun sürekliliği adına konuşuyordu. bunu ancak böyle ifade edebilirdi. çünkü makro-mikro her iktidar kendi meşruiyetini ve sürekliliğini sağlarken dile ve bazı dil oyunlarına başvururdu. başvuruyor.

 

yky’ye giden sadece yaşar kemal miydi peki. o bir fenomen bir simge ve türkiye’de yaşayan bir ‘aydın’ olarak adında somutlaşan ve bir toplumsal kesimin adına temsil ettiğini düşündüğümüz ‘muhalif’ değerleri ve umutları da hiçe sayarak gitmiştir.

 

hala ilgilendiğimiz ve içimizi yaralayan mevzu budur. bu durum nazım hikmet sait faik cemal süreya turgut uyar metin altıok ve her ne kadar yaşarken dirense de sonunda bazı öznel nedenlerle yky’na ‘teslim olmak’ zorunda kalan ece ayhan için de bir o kadar geçerlidir. nazım hikmet sait faik’in yanı sıra cemal süreya turgut uyar ve metin altıok gibi “ölü ozanların” da hiçbir direnme hakları olamazdı. ellerinde değildi.

 

onların orada olmalarını ve oraya teslimini ise geriye bıraktıkları temsilcilerinden yaşayan mirasçılarından sormalı. peki direnmek mümkün mü hala. elbet. direnenler direniyor.

 

mesela kısa bir süre önce aramızdan ayrılan bir zamanlar ankara ve ankara ‘da edebiyat deyince hemen aklımıza gelen edebiyatın ve eleştirinin başka türlüde olabileceğini bizlere gösteren ‘yordam’ ve ‘dönem’gibi önemli dergilerin mimarı sessiz ve derinden eleştirmen gönlü hep gençlerden yana ve sevdiği gençlerin dergilerde yayınlanan şiirlerini itina ile ve jiletle kesip dosyalarda biriktiren ve gençler için her zaman yanında bir ay çöreği yaşımayı hiç eksik etmeyen o ihtiyar delikanlı o postmodern devrimci o gizli anarşist : hüseyin cöntürk

 

şimdi tekelci edebiyat kurumunun başında bulunan birzamanlar cöntürk’ün yayımladığı yordam ve dönem dergilerinde de imzaları yer alan onun ‘eski öğrencileri’ ne kadar peşine düşselerde cöntürk yky’na direnmesini bildi.

 

tekelci edebiyat kurumunun dışında bir edebiyat olabilir mi ve bu nerede filizleniyor.

 

merkezi iktidarların dışında anadolu ya da taşra olarak da adlandırılan ve periferide kalan şehirlerde bazı oluşumlar mevcut. ve bulundukları yerden bazı dergiler çıkartarak ifade ediyorlar kendilerini.

 

başlangıçta tekellerin merkezi edebiyatına karşı yerel muhalif değerler ve müdahale biçimleri oluşturmakla yola çıkan bu dergilerde fazlaca umut vermiyor nedense. merkezin uzağında olmak periferide olmak merkezin ideolojik etkilerinden de uzak kalmak bulunduğu yerde bağımsız bir pratik oluşturmak anlamına gelmiyor çoğu zaman. örneğin ankara da yayımlanan ve bir zamanlar solda ve radikal olarak gördüğümüz ya da öyle bildiğimiz edebiyat ve eleştiri yine aynı şehirde yayımlanan kum ve kül dergileri adana’da yayımlanan ve kılık değiştirerek yoluna devam eden yomsanat yky’nin reklamlarını almadan oralara bulaşmadan ayakta kalamazlar mı.

 

önceleri nasıl becerdiler bu işi. neden bu adını saydığım dergilerde yky’nin kitapları ile ilgili olumsuz ve yıkıcı bir eleştiriye rastlamıyoruz peki. biraz durup düşünmek gerekmiyor mu. iki tercihten biri ya bu tekellere eklemleneceksiniz yada hiç bulaşmayıp reddedeceksiniz.

 

yky’nin vb. edebiyat tekellerinin ideolojik etkisinden bağımsız bir sanat edebiyat pratiği mümkün mü. evet. öncelikle radikal bir kopuşla ve tümden bir reddiyeyle tekelci edebiyat kurumunun tamamen dışında her türden iktidar ilişkisinin ve meşruiyetinin reddedildiği karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ilkelerine dayalı bağımsız ve de anarşist bir pratik. şimdi yeniden edebiyat alanında ki tekelleşmenin hikayesine ‘’sanat şahsi ve muhteremdir’’ ci ekip tarafından yayımlanan ve yine bir yky klasiği iki aylık edebiyat dergisi kitap-lık’ın hikayesine dönelim. aynı adlı derginin kuruluşunun 10. yılına rastlayan 63.sayısı editörlüğünü enis batur’un yaptığı bir yazı atölyesi tarafından hazırlanan ‘otel’ adlı dosyaya ayrılmış.

 

enis batur ve öğrencilerinin hazırladığı bu dosyada ‘’otel’’ imgesi ve de simgesi üzerine öğrencilerinin yazılarının yanı sıra çeşitli yerli ve yabancı edebiyatçının yazı ve şiirleine de yer verilmiş. otel dosyasının giriş yazısında belirttiğine göre enis batur galatasaray üniversitesinde ki 2003 yılı dersini ‘asri zamanlar’ ın topografik simgeleri arasında önemli bir yer tuttuğunu (öğrenebildiğimiz) ‘otel’e ayırıyor. kişisel nedenlerle 1976 yılında bir otelde yaşayan enis batur’un ne tesadüfse bir başka nedenle de başka bir otelde gece bekçiği yaptığını öğrenebiliyoruz bu kısa yazıdan. konuya olan özel ilgisinden dolayı ise otel simgesi ile ilgili televizyonlarda programlar yapıyor konuşuyor kitap-lık’ta da yazıyor. kesilmeyip artarak sürüyor bu özel ilgi. derken malum dosyayı oluşturma projesine kadar gidiyor. ve öğrencileriyle birlikte 30 saati aşkın bir süre ‘’otel’’ simgesinin etrafında dönenip duruyorlar. yazılar yazılıp kitaplık yayın kurumuna teslim ediliyor. yayınlanmama şansı var mı peki dosyanın.

 

tarihte öyle anlar ve öyle durumlar vardır ki ne mızrak çuvala sığar ne de kırılan kolun hikayesi yeniden içeri. bıçak kemiktedir. ve hep tetikte beklenir... söz bitmiş kan damardan çekilmiştir. bazı durumların dili yoktur diyor cansever. ve ekliyor... bazı durumların dili daha başka durumlardır. tarih de –resmi olmayan- böyle anların ve böyle durumların toplamı değil mi biraz. guernıca auswitch kronştad halepçe sivas...

 

tarihin anakronik olduğu herkesçe biliniyor. gayri resmi tarihin de.

 kitap-lık dergisinin 10. yılındaki temmuz ağustos sayısı yayımlanmadan tam 10 yıl önce 2003 yılının temmuz ayında bu ülkenin bir şehrinde sivas’da adı madımak olan bir otel şeraitçi faşistler tarafından ateşe veriliyor. ve o an otelde bulunan aralarında aydın yazar ve sanatçılarında bulunduğu 37 insan diri diri yakılıyordu. türkiye’nin gayrı resmi tarihinde bu olayın adı Sivas katliamı olarak da geçer. (bu son cümle tamamen yky kitap-lık ekibinedir. ev ödevidir. araştırsınlar.) ne tesadüf değil mi. şimdi bunun konumuzla ne ilgisi var diyebilirsiniz. duyuyorum.

 

kitap-lık dergisinin bu anıları sayısında ne ‘madımak’ adlı bu otel’e rastlandı ne de böyle bir katliamdan bahseden herhangi bir yazıya.

 

‘otel’ imgesi ve de simgesi ile 1976 yılından beri özel olarak ilgilenen ve öğrencileri ile birlikte malum dosyanın hazırlıklarını yaparken bu yogun mesai tam ‘’30 saati aşkın bir süre ‘otel’ imgesinin etrafında dönendik.’’ sözleriyle açıklayan ‘’sanat şahsi ve muhteremdir’’ci ekibin bedava dava vekilliğini de üstlenen ve hep yukardan yukardan konuşan bu ıslah olanlar korosunun gayet muhterem ve efendiliği de tescilli şefi malumunuz enis batur türkiye’de yaşamıyor mu. madımak adlı bir otelden hiçmi haberdar değil. ve etrafındakiler 30 saatlik yogun mesai arkadaşları...

 

hafıza-i beşer her ne kadar nisyan ve malul ise bir o kadar da unutuşa isyan ile... kundera da söylemiştir : belleğin unutuşa karşı savaşı insanın iktidara karşı savaşıdır biraz da.

 

ne çabuk silindi hafızalar. madımak deyince aklımıza hemen bir katliamın adı gelir. geliyordu. aynı adlı dosya da dünyanın çeşitli otellerin isimlerinden oluşan bir de fotoğraf bulunuyor ya da düzenleme. türkiye’den bir otelin de bir adı bulunuyor bu çalışmada. adı: yeni istanbul. bu çalışmanın altında şöyle bir şey yazıyor. Hüseyin b.alptekin’in ‘’kapasiteler’’ adlı çalışmasından...

 

peki şimdi tüm bunları basit bir editörlük hatası olarak görüp geçiştirebilir miyiz. geçici bir hafıza kaybı mı desek. inat için miydi yoksa.

 

neden olması. nerden baktığınıza bağlı. dönüp tarihe bakalım öyleyse.

 

ece ayhan sivas katliamının ardından o günlerde  katliamla ilgili yapılan tartışmalar süredursun günlük gazetelerden birinde yayımlanan bir yazısında bir hatırlatmada bulunmuştu bizlere. demişti ki : ‘’tarihe bakarsanız anlarsınız.’’

 

2001 yılı 11 eylülünde ikiz kulelerin yıkılmasıyla façası alınan amerika dünyanın tek imparatorluğu olma yolunda hızla ilerliyordu ve artık her şey meşruydu onun için. her türden teröre başvurabilir gözüne kestirdiği her ülkeyi hemen işgal edebilirdi. nitekim öyle oldu. önce afganistan işgal edildi. sonra ırak.

 

2002 yılı ortalarından başlayarak 2003 yılı başlarında hız kazanan ırak’ın işgaliyle ilgili tartışmaların son hızla sürdüğü dünyanın ve türkiye’nin birçok şehrinin savaş karşıtı gösterilerle çalkalandığı bir dönemde bakalım bu sanatın şahsi ve muhterem efendilerinin ilgi alanlarına hangi konular girebilmiş ve nelerle meşgul olmuşlar.

 

2003 yılına yeni bir vizyonla girmeyi seçerek öncelikle bir kılık değiştirme yoluna gitmişler. sayfa sayıları azalıyor vs. 2003 ocak sayısında yky den mektup adlı derginin ilk yazısında edebiyatla hayat arasındaki bağlantıları araştıran dosyalar hazırlamanın müjdesi veriliyor okullara. ve 10 yıl sonraki ilk sayıda ‘’otomobil’’le çıkıyorlar yola. verdikleri ilk molada ise ‘’portre’’leriyle karşılaşıyorlar.

 

“edebiyatçının medeni halleri” “deneysel edebiyat” ve “edebiyatta dağ” daha sonraki moların dosya adları oluyor. önceki sayılarının 2. baskıyı yaptığı haberi veriliyor. yky’den mektup köşesinde (artık o kadar özdeşleşmişler ki bağlı bulundukları kurumla bir dergi yayımladıklarını dahi unutup her seferinde yky’den bildiriyorlar. peki bir farkları mı var. bunu onlarda biliyorlar.)  ve devam ediliyor. kitap-lık’ın kendi zamanına damgasını vurmayı edebiyat dergiciliğinin mihenk taşlarından olmayı hedeflediği bildiriliyor. dergi yenilemelerinin ana nedeni edebiyatın sesini biraz daha yükseltebilmek olarak açıklanıyor. ve bir de ‘curcuna’dan bahsediliyor. (ki onlar ıslah olanlar korosu tek şef tek ses tek nefes...) curcunadan kasıt ne olabilir peki. edebiyat alanında hala bir şahsiyeti olan yky vb. tekellere rağmen varolma savaşı veren ve hala vicdanlarını ve hafızasını yitirmeyen birkaç derginin ayak sesleri mi... çünkü onların böyle seslere tahammülü yok.

 

yine aynı yazıda (mevcut kültür ortamı) olarak da gördükleri ve üstünde seyrettikleri yol ne kadar netameli olursa olsun edebiyatın gaz pedalı olma riskini taşımayı göze aldıklarını öğrenebiliyoruz. ve edebiyata olan inançlarından da –muhteremce-bahsedilerek iyi edebiyatın peşinde oldukları vurgulanıyor. edebiyatın iyisi ne demektir acaba. nerelerden ve nasıl bir değişim değeriyle elde edilebilir. nemelazım. yky’cileriyisinibilir.

 

“işi yokuşa sürmek”ten “Türkiye gibi bir ülkeden” (işte bu derginin bu ülkede yayımlandığının tek kanıtı olsa gerek...) ve koşullara sığınmak yerine koşulları zorlamaktan bahsediliyor. korkmayın ve zorla(n)mayın. işi yokuşa sürüp sizleri daha fazla oyalamayacağız.

 

şunu bilmelisiniz ki o sırça köşk yıkılacak. o damgalar silinecek. mihenk taşı devrilecek. çok da ısrarlıysanız bir gaz pedalı olmaya yıkıntılar arasında öylece kalın. otomobille ve de yaya yolumuza sakın çıkmayın !

 

                                                                       sabahattin umutlu

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !