8/10/2008 - kayıp şiirin poetikası ve aynadaki krallar..
kayıp şiirin poetikası ve aynadaki krallar “ halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta her şey naylondandı o kadar,, turgut uyar “hiçbir şey gerçek değil. her şeye izin var,, hasan sabbah 'yani hiç bir şair ve hiç bir tarihçi hiç bir biçimde özel konumundan ve kendi oturduğu özel sandalyesinden olaylara. olup bitenlere bakmamıştır. bakamaz da,, ece ayhan günümüzde şiirin ve şairin halleri (1 ) kimlik bir sınırdır.ülke bir sınır .tarih ve politika da öyle.hepsi bir sınır.oysa şiir tüm sınırların ve sınırlamaların dışındadır.şiiri var eden ve sürekli kılan da sürekli sınır ihlalleridir. şiir sınırları ve sınırlamaları ihlal ederken bir şeyi ise hiç ihmal etmez: yaşadığı ve üzerinde durduğu her yer bir gün mutlaka yadsınacak olandır.şiirin başladığı yerde yadsıma eylemi de başlar ve şiire ilişkin tüm üniformalar yırtılır ta bi ki en başta dil.. şiir ki tüm dualitelerin.tüm kategorileştirmelerin birey -toplum,akıl- duygu,özne -nesne,ten-tin,fizik -metafizik ve beden: ki ilk elden aşılması gereken… her zaman ve her yerde ilk karşılaşma bir sınır ihlali ise sonrası sınırlarla sürüp gider.şiirde böyle bir şey olsa gerek...bir ilk karşılaşma anı.artık şunu bir ki üç ve daha fazla söyleyebiliriz.şiirin tarihi sınırların tarihinden çok ama çok eskilerdedir. günümüzde ve her daim ,kimlik aşılması en zor sınırlardan biri olmuştur.kimlik ve bir kimlik üzerinden meşrulaştırılan iktidar ilişkileri…’şiir -etik ilişkisi,’etik estetik duruş,’şirsel etik,’etik kriz,(?) vs… bu günlerde aynadaki krallıklarının sefasını sürmekten başka bir dertleri olmayan ve aynalardaki hükmünden başka bir anlamları kalmayan bir kısım şuaranın dillerinden hiç düşürmediği ve sözcülüğünü de kimselere kaptırmamakta ısrarlı oldukları ve adına bir çok etik estetik cinayetler işledikleri kavramlar...etiğin kimliğin ve iktidarın meşrulaştırım araçlarından biri haline gelmesine tanık olduk.oluyoruz…sizce ece ayhan ”ben şair olmaktan önce etikçiyim,,derken neyi öncelemek istemişti… yeterince tartışıldı mı…sanmıyorum.şimdilerde şuara arasında bir başka kavramın dolaşımının sıklaşmakta olduğunu izlemekteyiz : poetika… poetika ve şiirin poetikası…tüm bu kavramların hızlı dolaşımı sürecinde bir kavramınsa üzerinden atlanıp geçildiğini görüldüğü yerde ise görmezlikten gelindiğini de izlemekteyiz: vicdan… vicdan kavramı da bugün hızla küreselleşip içi boşaltılarak hafıza çöplüklerimizdeki yerini almış bulunuyor.yerine ise şunu öneriyorum:kara vicdan… kaybedenlerin,temsil edilmeyenlerin ,ötekilerin,mülksüzlerin,-kara kamunun- yani yeni barbarların vicdanı...iktidarların şeffaf steril naylon vicdanlarının karşısına kara kamunun özgürlüğün vicdanını koyuyoruz …işte bunca etik estetik cinayetin arasında şiire düşen bu kara vicdanın sesi olmaktır… son günlerde kültür endüstrisinin dergilerinden izleyebildiğimiz kadarıyla, milliyet sanat dergisinde osman çakmakçı’nın yazıları ile başlayan“sentetik şiir.organik şiir,,(nisan 2005), “80 siirinin tasfiyesi,,(mayıs 2005)ve osman hakan a’nın nisan 2005 tarihli hürriyet gösteri dergisinde yer alan “şiirimizde 80’ler ve sonrası şiir ölüyor mu?,, yazısı ile süren , yine kültür endüstrisinin sürekliliğini sağlamak ve şiiri endüstriyel bir ürün olarak pazarlamakla yükümlü iki aylık şiir dergisi yasak meyve’nin son iki sayısındaki ‘genç şairler ne diyor,adlı dosyalarda işlenmekte olan ve son olarak da yine aynı gruptan enver ercan’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı-ki bir insan hem varlık gibi kurumsal ve liberal,yasak meyve gibi şiiri ilkesizce etik estetik duruşu belirsiz ideolojisizlik ideolojisinin batağında tüm duruşların buharlaşarak postmodernliğin gerici bir yorumuyla islami cephe ile köprüler kurma çabasında,hem de siyahi gibi postanarşizm yada anarşizmlerden yana üç ayrı dergide hangi etiğin sınırları dahilinde genel yayın yönetmenliği yapabiliyor.bunu kim açıklayabilir…- siyahi dergisinin mayıs haziran 2005 sayısında ‘türk şiiri tartışmaları,,başlığı altında workshop denemesi niteliğindeki bir dosya ile aynı grubun kurumsal yayını olan varlık dergisinin haziran 2005 tarihli sayısında ‘günümüzün şiiri,,adlı tartışma dosyaları giderek çölleşen türkiye edebiyat ve şiir ortamında taşların ve çivilerin yerinden oynatılmaya başladığının bir işareti olarak görülmeli. bir refleksin dışavurumu niteliğinde de olsa canı ve iktidarı yanmışların ve iktidarlıklarına gölge düşmüşlerin çaresiz savunmalarına ve olanca husumetine rağmen sürdürülmeli. sürdürülmesi durumunda ise edebiyatın ve şiirin,üzerinde herkesin uzlaştığı bir mutlak mutabakat ve konsensüse dayalı atalet ve çürümüşlüğün dışında, hayatla ilişkileri askıya alınmadan, ölü ve içi geçmiş bir kültürün temsilcisi olmadan da bir yerler de varolabileceğini hep birlikte görebileceğiz. yapılan tüm bu tartışmaların önemi, makro mikro iktidarların kendi çöplüklerinin meşruiyetini koruma ve savunma refleksi ekseninde gelişmesi,yanlış ya da aksayan bazı yönlerinin olmasıyla birlikte,mevcut edebiyat ortamının üzerinde biçimlendiği itaat kültürünün değerleriyle çatışmayı göze alabilmenin heyecanı olarak da okunabilmesidir. çatışmayı bir poetika oluşturma çabasının imkanı olarak da görebilmeliyiz.ki özgürlükçü düşüncenin tarihi mutabakatlar ve konsensüslerin değil çatışmaların çarpışmaların kopuşların ve ayrışmaların tarihidir. “ çıkar yol şiiri tanımlamaktan vazgeçmektir,, tanım akıl işidir.şiir ise akıl dışıdır,, melih cevdet anday şiire ilişkin tartışmalarda sıklıkla dile getirilen ve şiiri düz bir tarih algısı içinde belli dönemlere ayırarak kategorileştirenlere,belli sınırlar içine hapsedenlere yani şiire üniformalar giydirmeye çalışanlara bir kez daha hatırlatmalıyız ki bu bir kuşak çatışması değil sınır çarpışmasıdır.verili entelektüel dünya sınır çarpışmalarından habersiz sınırlara sınır çekmekle meşguldür oysa .sınırları genişletme politikası ise tüm iktidarların şiarıdır. peki sınırların genişlediği yerlerde öznellik ve özgürlük mümkün mü…asla. şiirin tarihini rakamsal ifadelerle sınırlar dahilinde anlatmaya tanımlamaya çalışmak ve her rakamsal dönem için de bir poetika uydurma çabası boşuna bir çabadır.şiirin tarihi politik ve poetik kırılmalarla elbette ilişkilendirilebilir.ancak toptancı determinist bir bakışladır ki büyük harfli bir poetikadan sözedilebilir. oysa ne kadar şiir yazılmışsa o kadar da poetika vardır. ve her şiirin kendi poetikası içinde bir karşılığı . evet şiir yazan için de geçerli bu durum.örneğin ikinci yeni gibi bir akım başlığı altında turgut uyar ,ece ayhan ,cemal süreya,edip cansever’i hatta sezai karakoç’u ortak bir poetikada birleştirmek de aynı toptancı bakışın sonucudur. oysa ikinci yeni şiirini kategorileştirmek yerine şiir yazanların öznelliği ve tek tek poetikalarını tartışarak değerlendirmek de bir yol olabilmeli.turgut uyar şiirinin poetikası cemal süreya şiirinin poetikası ile karşılaştırılarak bazı ortak noktaları tabi ki bulabiliriz.ancak bu ortak noktalardan yola çıkıp her iki şiiri aynı potada eriterek aynı poetika içinde değerlendirerek her iki ‘şairin, apayrı öznelliklerini görmezlikten gelmiş oluruz.şiirde ve şiire ilişkin değerlendirmelerde unutulan bir kavram da öznellik… 'günümüz şairinin, toplu fotoğrafa girme çabası ise sürekli devreden bir gelenek ve sonu ensest ilişkilere kadar varabilen bir gelenek…oysa ‘günümüz şairi, toplu fotoğraflara girebilmenin telaşı ve yarışı içindeyken şiiri de aynı kareye hapsettiğinin farkında değildir.oysa şiir tüm karelerin dışında bir yerdedir.hatta malevich’in ‘siyah karesi,nin de dışında…yıkıcı ve asi. ‘günümüz şairinin,tedavisi mümkün olmayan bu toplu fotoğrafa girme hastalığı ise kültür endüstrisinin olmazsa olmaz bir kuralı haline gelmiştir.şair her yerde görünmenin sevdasıyla verdiği toplu pozlarla vesikalık yalnızlığını gidermek cemaatin ve ailenin sadık bir üyesi olduğunu göstermek derdindedir.çünkü kendi başına bir hiçtir.öznelliğini oluşturmaktan çok verdiği pozlarla gündemdedir…öznelliğin birinci koşulu -ki aynı zamanda politik bir öznellik-reddetmek ve yadsımaktır.işte günümüzde şiirin değilse de ‘şairin, yitirdiği budur. şunu da eklemeliyiz 'şair, bir şeyi daha yitirmiştir: 'yamuk bakmayı' değil ama yamulmamayı... öznelliğini,etik duruşunu yitiren ‘şair,in poetikası olabilir mi…ya öznelliği olmayanın özgürlüğü.asla… makro mikro iktidarlar ve hayat karşısındaki etik duruşunu öznelliğini yitiren ‘şair,omurgasız ve eklemsiz bir bir sürüngene dönüşerek direnme gücünü de yitirmiştir.o artık tüm meteorolojik verilerin de ötesinde konsensüse dayalı mutlak mutabakatın hüküm sürdüğü ılıman bir iklimin ılık bir nesnesi haline gelmiştir.şimdi burada rosa luxemburg’u anmanın tam sırası:”sıcak yada soğuk olduğun için değil sadece ılık olduğun için tükürüp atacağım seni,, öznelliğini yitirenlerin poetikasının olmaması ise hiç de şaşırtıcı bir durum olarak görünmüyor.bunun en açık ve en güzel örneği ,şairlerin ürünleriyle varoldukları adresler.yerler.dergiler edebiyatın nefes aldığı kanın ve heyecanın tazelendiği yerler. ’şair, etik duruşunu öznelliğini öylesine yitirmiş ve öylesine omurgasız bir hale gelmiştir ki aynı anda kırk dergide birden görülebilir ve kırk ayrı ödüle yamulup yumulabilir, şiir hariç her şey için "everest'e,, tırmanabilir olmuştur.herkes her dergide yazar hale gelmişse o zaman ayrı ayrı dergiler çıkarmanın ne anlamı var...bu omurgasız şuaraya bir önerim olacak: edebiyatın tek'resmi,yayını olsun ve hepsi de de orda yazsın...ama sakın bizim yolumuza çıkmasınlar... edebiyatı hayatı ve şiiri birbirinden bağımsız pratikler olarak göremeyiz.günümüz şairinin duruşu vesikalık olduğundan hayata ve olaylara bakışı da vesikalıktır.üsttendir.şiir ise alttan gelen bir ses olduğu sürece muhaliftir.muhalif olduğu sürece de şiir. günümüz şairi kültür endüstrisinin organik bir bileşeni haline gelirken yazdığı şiir ise öznesini yitirerek hayatın akışından habersiz steril bir ortamda hurufata dönüşerek sentetik bir şiir biçimini almıştır.ki o. çakmakçının bu konudaki tespitlerine katılmakla birlikte bir soru gündemdedir,80li yıllarda yazılan şiire ilişkin değerlendirmelerde şiirin öznesinden koparak salt bir haz nesnesine dönüştüğü doğrudur. ancak bu yaklaşım yine de genelci bir yaklaşımdan bağımsız değildir. 80li yıllar dünyada ve türkiye’de henüz faşizmin küreselleşmediği yıllardır.ancak türkiye içinse başka bir durum söz konusudur.tüm toplumun özellikle iktidara karşı mücadele eden tüm muhalif kesimlerin ya da tüm direnme odaklarının üzerinden faşizm bir silindir gibi geçmiştir. unutulmamalı ki 80 darbesi daha çok ülkenin sosyalist ya da devrimci unsurlarına karşı yapılmıştır. dolayısıyla sola ait tüm değerlere de karşıdır. edebiyatın ve şiirin böyle bir dönemde yeniden filizlenmesi yok edilen değerleri yeniden inşa etme süreciyle de ilgilidir.80li yıllardan sonra yazılan şiirin poetika oluşturamaması şiir yazanların tek tek politik öznelliklerinin yok edilmesi ile de açıklanabilir. es geçilmemesi gereken bir olgu vardır o dönem şiirine ilişkin.şiir hem içerden hem de içerden bir farkı kalamayan dışarıdan da çıkış yolları aramaktadır.ki içerden yazılan şiiri cezaevi kültürünün ya da cezaevindekilerin bir çeşit kendilerini ifade etme biçimleri olarak değerlendirmek mümkün .ya da bir dönemin tanıklıklıkarı.o kadar.dolayısıyla bir poetikası da oluşamamıştır.ancak bu dönem içinde emirhan oğuz şiirinin klasik cezaevi şiirinden ayrı bir yeri vardır. poetikasını oluşturabilmiştir biridir emirhan oğuz. 80li yıllarda yazılan şiir ise bir poetika oluşturmaktan çok şiir yazanların öznelliklerini keşfetme ve şiirin öznesini yitirdiği kayıp yıllar şiiridir.şiir yazanların öznellik arayışları daha çok bir kimlik oluşturma eksenindedir. şiir de ‘şair’de kimlik bunalımlarını atlatabilmekle meşguldür.günümüz şairinin toplu fotoğrafa girme takıntısı biraz da o yıllardan mirastır: fanatik adlı şiir dergisinin ilk sayısı idi sanıyorum.derginin kapağı tümden sıra sıra dizilmiş şairlerden oluşuyordu.ki o fotoğrafa girenler 'şiirde delta, kavramı adı altında o dönemin şiir dergilerinden sombahar dergisinde savunulan politikasız ve poetikasız duruş daha sonra da aynı şahıslar tarafından ismet özel'in 'sivas semalarındaki sırp uçakları,nı keşfinden ve içinde şairlerin de yakıldığı canlı yayın da sivas katliamından sonra- ‘kriterlerine dönme, çağrısı biçimini alabiliyordu. bu durum da edebiyatta zemin kaymasının başladığı etiğin ve ideolojinin buharlaştığı yerlerden biri olarak hatırlanmalı. 90lı yıllar şiiri için de toplu bir poetikadan söz edilmesi yanlış olur. tek tek çıkışlar olsa da 80li yılların şiirindeki politikasız ve poetikasız biçim o yıllar içinde geçerlidir.varlık dergisinin mayıs 2005 sayısındaki günümüz şiirine ilişkin dosya adete 80li yıllar şiirinin temize çıkarılmasının muhasebesi niteliğindedir.ama hesap ortadadır.şiirinde geriye kalan 80 li yıllar şiiriyle kendilerini özdeşleştirenler değil ikinci yeni içinde anılan ve poetikasını oluşturabilmiş olanlardır..başta turgut uyar olmak üzere .edip cansever. cemal süreya .ece ayhan ‘dır.bunun yanında ayrı bir yerde durarak poetikasını oluşturan metin altıok anılabilir. şiirimizde lirik bir arabeskin etkisi atila ilhan’dan, postmodernliğin gerici yorumu teolojik şiirin etkisi ise hurufat’ın şairi ilmhi yavuz’dan mirastır.ancak bu günlerde eski islamcı çizgisinin yanına bir apolet daha ekleyerek ırkçı bir söylemin de etkisiyle türklüğünü keşfeden 'nöbette uyuyan askerlerin vurulduğu,bir türklük ülküsünün peşine düşen ismet özel faşizminin etkisi de unutulmamalı. günümüz şiirindeki ayrışmayı,sınır çarpışmasını atila ilhan’ı saymazsak ilmhi yavuz ile özdeşleşen ve uçları her yere uzayan teolojik referanslı şiiri sürdürenler ile -yasak meyve’nin kucak açtığı islamcı şiir ki kendi pratiklerinde tutarlıdırlar ve kendi cemaatlerine ait dergilerde ideolojik eksenli şiirlerini yazmaktadırlar- ikinci yeni şiiri etkisinde dönüşen hayatın içinden gelen etik duruşu olan özgürlükçü şiirde ısrar edenler arasında olduğunu söyleyebiliriz.unutmadan şunu söyleyelim.ilmhi yavuz bir istasyon ve bu istasyona açılan ara koridorlar ara yollarda gezinenler.ilmhi yavuz’un müritleri başta baki ayhan t.olmak üzere çevresinde bulunan gençler.bir de rengini hiç belli etmeyen ve her yerde olabilen haydar ergülen çok da diğerlerinden bağımsız değildir.doğrudan olmasa da hece ,merdiven şiir,kaşgar gibi dergilerden gelme yada hep arada gelip giden şeref bilsel’in temsil ettiği hat-ki bu hattın islamcı şairler değil de kendini solda görenler tarafından daha sık kullanıldığını izlemekteyiz.islami cephenin dergilerinde- hece merdiven şiir ve kaşgar vb.- gezinenlerin kayıp düşmeleri de an meselesi.bu durum edebiyatta ve şiirde etik bir zemin kayması olarak da okunabilir. günümüz şiirinin gerilimi çatışması, şiirin sentetik ve teolojik referanslara hapsedilmesi ile hayatın organik yapısından filizlenen yamuk baksa da iktidarlar karşısında yamulmayan özgürlükçü şiir arasında cereyan etmektedir.işte şiirin özgürce gelişmesine engel ve hesaplaşılması gereken bazı durumlar… siyahi dergisinin günümüz şiirine ilişkin tartışmasında ise öne çıkarılan ve sentetikliğin karşısına konulmaya çalışılan alternatif somut şiirdir.somut şiirin mutlak savunucuları ise zinhar dergisi çevresi ile heves ve ücra dergileridir.diyeceğimiz şu ki somut şiirde ısrarınız tamam ve bu sadece sizi ilgilendirir.ancak bunu salt bir biçim olarak dayatmaksa faşizan bir tutumdur.o zaman sizin elindeki t cetveliyle şiire üniforma giydirmeye çalışan soylu beylerden ne farkınız kalır. son olarak şunu söyleyelim ki -şiir ölmüyor-bu son şiirin ve dünyanın değil.amipler gibi birbirine yapışık sürüler halinde yaşayan bir cemaatten bir cemaate cirit atarak koşturan koştururken oralarda öznelliğini ve özgürlüğünü de bırakan ‘şairlerin, sonudur. şiirdeki çürümenin,cerahatin dışarı atılması işlemi olrak görülmelidir.tasfiye edilen ve tasfiyesi gereken bu çürüme ve cerahat ise bunca gürültüye ne gerek var… bakın şiir anarşisttir.ve bütün konsensüslerin bozulduğu yerdedir.oralardan konuşur.tek bir işlevi vardır.o da mutabakatın değil çatışmanın ,normalin değil anormalin,aynılaşmanın değil farklılıklarla birlikte varolmanın,düzenin ve düzenlemenin değil tümden düzendışılığın yani kaosun sesi olmasıdır. sabahattin umutlu
|