23/10/2008 - dağlarca...
Fazıl Hüsnü Dağlarca Şiiri Fazıl Hüsnü Dağlarca hakkındaki şu sözler Cemal Süreya’ya ait: “Şiire getirdiği değerler kendine özgüdür. Öyle ki Fazıl Hüsnü diye bir şair gelmeseydi o değerler de gelmeyecekti…” Dağlarca, kendi sanat anlayışını şöyle özetler: “Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.” Bu sözüyle edebiyatı ebediyete emanet eder Dağlarca; biz de bazı şiirlerini sunuyoruz sevgiyle… Geceye Karşı MüdafaaBu adam ölmüştür ama, Düşmedi toprağa henüz vakit. Hayatını devrettik ağaçlara Kalbi kimlere ait. Bu adam ölmüştür ama, Başucundan ayrılamadık. Sonsuz kederinde gecelerimizin Nedendir hala bu beyazlık. Bu adam ölmüştür ama, Henüz durmadı nehir. Ve nasibi muhteşem kuşlar gibi Onu götürebilir. Karanlık YapıVurmuş dağlara dağlara ışığı Belli olmuş uzağı yitmişliğinden Düşünür bizi Gece aşağıda Üstlerden büyür samanyolu Bir sevgiye benzer Başka bir sevgiye benzerken Gece aşağıda Bağışlar öldürmüşü Çalanı yalan söyleyeni kaçanı Toprağa çiğ düşmeden Gece aşağıda Bir eski savaş alanında korkunç Bir ayrılıkta upuzun Neler soyunur neler Gece aşağıda Nice yorgun olursa olsun yercek Yükünden yeşilinden Uyutur böceği otu Gece aşağıda Gün AğarırkenÖyle seviştiler ki Kadın erkekte kaldı Erkek Kadında Seni SevmekKişi seni severse Soyunur aya karşı Sever Ölüşüne dek Seni…Seni Öyle uzun seviyorum ki seni Ya yaradılışta doğmuşum Ya ölümsüzün biriyim ben… Nereye?Nereye sevdiğim benim, inandığım nereye, Rüyaların yarasalar gibi uçuştuğu geceler içinden. Dalgınlığımla hareketlerini seçemiyorum, Varlığının altın kafiyesini arıyorken ben. Hangi dünyaları dolaştıktı bilmiyorum, O nasıl bir adaydı, nasıl bir deniz. Gök, bir söğüt dalı gibi eğilmişti sulara doğru, Ve eğilmiştik o dal gibi hayata doğru ikimiz. Kim ellerini alnımda gezdirirken o ten, ses ile, Bana kalbin musikisini verecek, haberi olmadan. Geceyi avuçlarımda siyah bir gül gibi duyuyorum, Ve sen misin bilmiyorum bu gülü bırakan. Nereye, ey göz yaşlarımın sıcaklığı, Ki başka birisi yok beni duyan. Rüyalar nereye gidiyor, anlamıyorum; Ve sen nereye gidiyorsun, hatıralardan. HasretSevgimi unutmak için seyrederim bir tabloyu, bir mermeri, Ki ne kadar dalsa ruhum yeniden döner geriye: Okurum düşüne düşüne okuduğun şiirleri, Senin düşüncen geçerken üzerlerinde bir sıcaklık kalmıştır diye exlibres
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/10/2008 - kayıp şiirin poetikası ve aynadaki krallar..
kayıp şiirin poetikası ve aynadaki krallar “ halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta her şey naylondandı o kadar,, turgut uyar “hiçbir şey gerçek değil. her şeye izin var,, hasan sabbah 'yani hiç bir şair ve hiç bir tarihçi hiç bir biçimde özel konumundan ve kendi oturduğu özel sandalyesinden olaylara. olup bitenlere bakmamıştır. bakamaz da,, ece ayhan günümüzde şiirin ve şairin halleri (1 ) kimlik bir sınırdır.ülke bir sınır .tarih ve politika da öyle.hepsi bir sınır.oysa şiir tüm sınırların ve sınırlamaların dışındadır.şiiri var eden ve sürekli kılan da sürekli sınır ihlalleridir. şiir sınırları ve sınırlamaları ihlal ederken bir şeyi ise hiç ihmal etmez: yaşadığı ve üzerinde durduğu her yer bir gün mutlaka yadsınacak olandır.şiirin başladığı yerde yadsıma eylemi de başlar ve şiire ilişkin tüm üniformalar yırtılır ta bi ki en başta dil.. şiir ki tüm dualitelerin.tüm kategorileştirmelerin birey -toplum,akıl- duygu,özne -nesne,ten-tin,fizik -metafizik ve beden: ki ilk elden aşılması gereken… her zaman ve her yerde ilk karşılaşma bir sınır ihlali ise sonrası sınırlarla sürüp gider.şiirde böyle bir şey olsa gerek...bir ilk karşılaşma anı.artık şunu bir ki üç ve daha fazla söyleyebiliriz.şiirin tarihi sınırların tarihinden çok ama çok eskilerdedir. günümüzde ve her daim ,kimlik aşılması en zor sınırlardan biri olmuştur.kimlik ve bir kimlik üzerinden meşrulaştırılan iktidar ilişkileri…’şiir -etik ilişkisi,’etik estetik duruş,’şirsel etik,’etik kriz,(?) vs… bu günlerde aynadaki krallıklarının sefasını sürmekten başka bir dertleri olmayan ve aynalardaki hükmünden başka bir anlamları kalmayan bir kısım şuaranın dillerinden hiç düşürmediği ve sözcülüğünü de kimselere kaptırmamakta ısrarlı oldukları ve adına bir çok etik estetik cinayetler işledikleri kavramlar...etiğin kimliğin ve iktidarın meşrulaştırım araçlarından biri haline gelmesine tanık olduk.oluyoruz…sizce ece ayhan ”ben şair olmaktan önce etikçiyim,,derken neyi öncelemek istemişti… yeterince tartışıldı mı…sanmıyorum.şimdilerde şuara arasında bir başka kavramın dolaşımının sıklaşmakta olduğunu izlemekteyiz : poetika… poetika ve şiirin poetikası…tüm bu kavramların hızlı dolaşımı sürecinde bir kavramınsa üzerinden atlanıp geçildiğini görüldüğü yerde ise görmezlikten gelindiğini de izlemekteyiz: vicdan… vicdan kavramı da bugün hızla küreselleşip içi boşaltılarak hafıza çöplüklerimizdeki yerini almış bulunuyor.yerine ise şunu öneriyorum:kara vicdan… kaybedenlerin,temsil edilmeyenlerin ,ötekilerin,mülksüzlerin,-kara kamunun- yani yeni barbarların vicdanı...iktidarların şeffaf steril naylon vicdanlarının karşısına kara kamunun özgürlüğün vicdanını koyuyoruz …işte bunca etik estetik cinayetin arasında şiire düşen bu kara vicdanın sesi olmaktır… son günlerde kültür endüstrisinin dergilerinden izleyebildiğimiz kadarıyla, milliyet sanat dergisinde osman çakmakçı’nın yazıları ile başlayan“sentetik şiir.organik şiir,,(nisan 2005), “80 siirinin tasfiyesi,,(mayıs 2005)ve osman hakan a’nın nisan 2005 tarihli hürriyet gösteri dergisinde yer alan “şiirimizde 80’ler ve sonrası şiir ölüyor mu?,, yazısı ile süren , yine kültür endüstrisinin sürekliliğini sağlamak ve şiiri endüstriyel bir ürün olarak pazarlamakla yükümlü iki aylık şiir dergisi yasak meyve’nin son iki sayısındaki ‘genç şairler ne diyor,adlı dosyalarda işlenmekte olan ve son olarak da yine aynı gruptan enver ercan’ın genel yayın yönetmenliğini yaptığı-ki bir insan hem varlık gibi kurumsal ve liberal,yasak meyve gibi şiiri ilkesizce etik estetik duruşu belirsiz ideolojisizlik ideolojisinin batağında tüm duruşların buharlaşarak postmodernliğin gerici bir yorumuyla islami cephe ile köprüler kurma çabasında,hem de siyahi gibi postanarşizm yada anarşizmlerden yana üç ayrı dergide hangi etiğin sınırları dahilinde genel yayın yönetmenliği yapabiliyor.bunu kim açıklayabilir…- siyahi dergisinin mayıs haziran 2005 sayısında ‘türk şiiri tartışmaları,,başlığı altında workshop denemesi niteliğindeki bir dosya ile aynı grubun kurumsal yayını olan varlık dergisinin haziran 2005 tarihli sayısında ‘günümüzün şiiri,,adlı tartışma dosyaları giderek çölleşen türkiye edebiyat ve şiir ortamında taşların ve çivilerin yerinden oynatılmaya başladığının bir işareti olarak görülmeli. bir refleksin dışavurumu niteliğinde de olsa canı ve iktidarı yanmışların ve iktidarlıklarına gölge düşmüşlerin çaresiz savunmalarına ve olanca husumetine rağmen sürdürülmeli. sürdürülmesi durumunda ise edebiyatın ve şiirin,üzerinde herkesin uzlaştığı bir mutlak mutabakat ve konsensüse dayalı atalet ve çürümüşlüğün dışında, hayatla ilişkileri askıya alınmadan, ölü ve içi geçmiş bir kültürün temsilcisi olmadan da bir yerler de varolabileceğini hep birlikte görebileceğiz. yapılan tüm bu tartışmaların önemi, makro mikro iktidarların kendi çöplüklerinin meşruiyetini koruma ve savunma refleksi ekseninde gelişmesi,yanlış ya da aksayan bazı yönlerinin olmasıyla birlikte,mevcut edebiyat ortamının üzerinde biçimlendiği itaat kültürünün değerleriyle çatışmayı göze alabilmenin heyecanı olarak da okunabilmesidir. çatışmayı bir poetika oluşturma çabasının imkanı olarak da görebilmeliyiz.ki özgürlükçü düşüncenin tarihi mutabakatlar ve konsensüslerin değil çatışmaların çarpışmaların kopuşların ve ayrışmaların tarihidir. “ çıkar yol şiiri tanımlamaktan vazgeçmektir,, tanım akıl işidir.şiir ise akıl dışıdır,, melih cevdet anday şiire ilişkin tartışmalarda sıklıkla dile getirilen ve şiiri düz bir tarih algısı içinde belli dönemlere ayırarak kategorileştirenlere,belli sınırlar içine hapsedenlere yani şiire üniformalar giydirmeye çalışanlara bir kez daha hatırlatmalıyız ki bu bir kuşak çatışması değil sınır çarpışmasıdır.verili entelektüel dünya sınır çarpışmalarından habersiz sınırlara sınır çekmekle meşguldür oysa .sınırları genişletme politikası ise tüm iktidarların şiarıdır. peki sınırların genişlediği yerlerde öznellik ve özgürlük mümkün mü…asla. şiirin tarihini rakamsal ifadelerle sınırlar dahilinde anlatmaya tanımlamaya çalışmak ve her rakamsal dönem için de bir poetika uydurma çabası boşuna bir çabadır.şiirin tarihi politik ve poetik kırılmalarla elbette ilişkilendirilebilir.ancak toptancı determinist bir bakışladır ki büyük harfli bir poetikadan sözedilebilir. oysa ne kadar şiir yazılmışsa o kadar da poetika vardır. ve her şiirin kendi poetikası içinde bir karşılığı . evet şiir yazan için de geçerli bu durum.örneğin ikinci yeni gibi bir akım başlığı altında turgut uyar ,ece ayhan ,cemal süreya,edip cansever’i hatta sezai karakoç’u ortak bir poetikada birleştirmek de aynı toptancı bakışın sonucudur. oysa ikinci yeni şiirini kategorileştirmek yerine şiir yazanların öznelliği ve tek tek poetikalarını tartışarak değerlendirmek de bir yol olabilmeli.turgut uyar şiirinin poetikası cemal süreya şiirinin poetikası ile karşılaştırılarak bazı ortak noktaları tabi ki bulabiliriz.ancak bu ortak noktalardan yola çıkıp her iki şiiri aynı potada eriterek aynı poetika içinde değerlendirerek her iki ‘şairin, apayrı öznelliklerini görmezlikten gelmiş oluruz.şiirde ve şiire ilişkin değerlendirmelerde unutulan bir kavram da öznellik… 'günümüz şairinin, toplu fotoğrafa girme çabası ise sürekli devreden bir gelenek ve sonu ensest ilişkilere kadar varabilen bir gelenek…oysa ‘günümüz şairi, toplu fotoğraflara girebilmenin telaşı ve yarışı içindeyken şiiri de aynı kareye hapsettiğinin farkında değildir.oysa şiir tüm karelerin dışında bir yerdedir.hatta malevich’in ‘siyah karesi,nin de dışında…yıkıcı ve asi. ‘günümüz şairinin,tedavisi mümkün olmayan bu toplu fotoğrafa girme hastalığı ise kültür endüstrisinin olmazsa olmaz bir kuralı haline gelmiştir.şair her yerde görünmenin sevdasıyla verdiği toplu pozlarla vesikalık yalnızlığını gidermek cemaatin ve ailenin sadık bir üyesi olduğunu göstermek derdindedir.çünkü kendi başına bir hiçtir.öznelliğini oluşturmaktan çok verdiği pozlarla gündemdedir…öznelliğin birinci koşulu -ki aynı zamanda politik bir öznellik-reddetmek ve yadsımaktır.işte günümüzde şiirin değilse de ‘şairin, yitirdiği budur. şunu da eklemeliyiz 'şair, bir şeyi daha yitirmiştir: 'yamuk bakmayı' değil ama yamulmamayı... öznelliğini,etik duruşunu yitiren ‘şair,in poetikası olabilir mi…ya öznelliği olmayanın özgürlüğü.asla… makro mikro iktidarlar ve hayat karşısındaki etik duruşunu öznelliğini yitiren ‘şair,omurgasız ve eklemsiz bir bir sürüngene dönüşerek direnme gücünü de yitirmiştir.o artık tüm meteorolojik verilerin de ötesinde konsensüse dayalı mutlak mutabakatın hüküm sürdüğü ılıman bir iklimin ılık bir nesnesi haline gelmiştir.şimdi burada rosa luxemburg’u anmanın tam sırası:”sıcak yada soğuk olduğun için değil sadece ılık olduğun için tükürüp atacağım seni,, öznelliğini yitirenlerin poetikasının olmaması ise hiç de şaşırtıcı bir durum olarak görünmüyor.bunun en açık ve en güzel örneği ,şairlerin ürünleriyle varoldukları adresler.yerler.dergiler edebiyatın nefes aldığı kanın ve heyecanın tazelendiği yerler. ’şair, etik duruşunu öznelliğini öylesine yitirmiş ve öylesine omurgasız bir hale gelmiştir ki aynı anda kırk dergide birden görülebilir ve kırk ayrı ödüle yamulup yumulabilir, şiir hariç her şey için "everest'e,, tırmanabilir olmuştur.herkes her dergide yazar hale gelmişse o zaman ayrı ayrı dergiler çıkarmanın ne anlamı var...bu omurgasız şuaraya bir önerim olacak: edebiyatın tek'resmi,yayını olsun ve hepsi de de orda yazsın...ama sakın bizim yolumuza çıkmasınlar... edebiyatı hayatı ve şiiri birbirinden bağımsız pratikler olarak göremeyiz.günümüz şairinin duruşu vesikalık olduğundan hayata ve olaylara bakışı da vesikalıktır.üsttendir.şiir ise alttan gelen bir ses olduğu sürece muhaliftir.muhalif olduğu sürece de şiir. günümüz şairi kültür endüstrisinin organik bir bileşeni haline gelirken yazdığı şiir ise öznesini yitirerek hayatın akışından habersiz steril bir ortamda hurufata dönüşerek sentetik bir şiir biçimini almıştır.ki o. çakmakçının bu konudaki tespitlerine katılmakla birlikte bir soru gündemdedir,80li yıllarda yazılan şiire ilişkin değerlendirmelerde şiirin öznesinden koparak salt bir haz nesnesine dönüştüğü doğrudur. ancak bu yaklaşım yine de genelci bir yaklaşımdan bağımsız değildir. 80li yıllar dünyada ve türkiye’de henüz faşizmin küreselleşmediği yıllardır.ancak türkiye içinse başka bir durum söz konusudur.tüm toplumun özellikle iktidara karşı mücadele eden tüm muhalif kesimlerin ya da tüm direnme odaklarının üzerinden faşizm bir silindir gibi geçmiştir. unutulmamalı ki 80 darbesi daha çok ülkenin sosyalist ya da devrimci unsurlarına karşı yapılmıştır. dolayısıyla sola ait tüm değerlere de karşıdır. edebiyatın ve şiirin böyle bir dönemde yeniden filizlenmesi yok edilen değerleri yeniden inşa etme süreciyle de ilgilidir.80li yıllardan sonra yazılan şiirin poetika oluşturamaması şiir yazanların tek tek politik öznelliklerinin yok edilmesi ile de açıklanabilir. es geçilmemesi gereken bir olgu vardır o dönem şiirine ilişkin.şiir hem içerden hem de içerden bir farkı kalamayan dışarıdan da çıkış yolları aramaktadır.ki içerden yazılan şiiri cezaevi kültürünün ya da cezaevindekilerin bir çeşit kendilerini ifade etme biçimleri olarak değerlendirmek mümkün .ya da bir dönemin tanıklıklıkarı.o kadar.dolayısıyla bir poetikası da oluşamamıştır.ancak bu dönem içinde emirhan oğuz şiirinin klasik cezaevi şiirinden ayrı bir yeri vardır. poetikasını oluşturabilmiştir biridir emirhan oğuz. 80li yıllarda yazılan şiir ise bir poetika oluşturmaktan çok şiir yazanların öznelliklerini keşfetme ve şiirin öznesini yitirdiği kayıp yıllar şiiridir.şiir yazanların öznellik arayışları daha çok bir kimlik oluşturma eksenindedir. şiir de ‘şair’de kimlik bunalımlarını atlatabilmekle meşguldür.günümüz şairinin toplu fotoğrafa girme takıntısı biraz da o yıllardan mirastır: fanatik adlı şiir dergisinin ilk sayısı idi sanıyorum.derginin kapağı tümden sıra sıra dizilmiş şairlerden oluşuyordu.ki o fotoğrafa girenler 'şiirde delta, kavramı adı altında o dönemin şiir dergilerinden sombahar dergisinde savunulan politikasız ve poetikasız duruş daha sonra da aynı şahıslar tarafından ismet özel'in 'sivas semalarındaki sırp uçakları,nı keşfinden ve içinde şairlerin de yakıldığı canlı yayın da sivas katliamından sonra- ‘kriterlerine dönme, çağrısı biçimini alabiliyordu. bu durum da edebiyatta zemin kaymasının başladığı etiğin ve ideolojinin buharlaştığı yerlerden biri olarak hatırlanmalı. 90lı yıllar şiiri için de toplu bir poetikadan söz edilmesi yanlış olur. tek tek çıkışlar olsa da 80li yılların şiirindeki politikasız ve poetikasız biçim o yıllar içinde geçerlidir.varlık dergisinin mayıs 2005 sayısındaki günümüz şiirine ilişkin dosya adete 80li yıllar şiirinin temize çıkarılmasının muhasebesi niteliğindedir.ama hesap ortadadır.şiirinde geriye kalan 80 li yıllar şiiriyle kendilerini özdeşleştirenler değil ikinci yeni içinde anılan ve poetikasını oluşturabilmiş olanlardır..başta turgut uyar olmak üzere .edip cansever. cemal süreya .ece ayhan ‘dır.bunun yanında ayrı bir yerde durarak poetikasını oluşturan metin altıok anılabilir. şiirimizde lirik bir arabeskin etkisi atila ilhan’dan, postmodernliğin gerici yorumu teolojik şiirin etkisi ise hurufat’ın şairi ilmhi yavuz’dan mirastır.ancak bu günlerde eski islamcı çizgisinin yanına bir apolet daha ekleyerek ırkçı bir söylemin de etkisiyle türklüğünü keşfeden 'nöbette uyuyan askerlerin vurulduğu,bir türklük ülküsünün peşine düşen ismet özel faşizminin etkisi de unutulmamalı. günümüz şiirindeki ayrışmayı,sınır çarpışmasını atila ilhan’ı saymazsak ilmhi yavuz ile özdeşleşen ve uçları her yere uzayan teolojik referanslı şiiri sürdürenler ile -yasak meyve’nin kucak açtığı islamcı şiir ki kendi pratiklerinde tutarlıdırlar ve kendi cemaatlerine ait dergilerde ideolojik eksenli şiirlerini yazmaktadırlar- ikinci yeni şiiri etkisinde dönüşen hayatın içinden gelen etik duruşu olan özgürlükçü şiirde ısrar edenler arasında olduğunu söyleyebiliriz.unutmadan şunu söyleyelim.ilmhi yavuz bir istasyon ve bu istasyona açılan ara koridorlar ara yollarda gezinenler.ilmhi yavuz’un müritleri başta baki ayhan t.olmak üzere çevresinde bulunan gençler.bir de rengini hiç belli etmeyen ve her yerde olabilen haydar ergülen çok da diğerlerinden bağımsız değildir.doğrudan olmasa da hece ,merdiven şiir,kaşgar gibi dergilerden gelme yada hep arada gelip giden şeref bilsel’in temsil ettiği hat-ki bu hattın islamcı şairler değil de kendini solda görenler tarafından daha sık kullanıldığını izlemekteyiz.islami cephenin dergilerinde- hece merdiven şiir ve kaşgar vb.- gezinenlerin kayıp düşmeleri de an meselesi.bu durum edebiyatta ve şiirde etik bir zemin kayması olarak da okunabilir. günümüz şiirinin gerilimi çatışması, şiirin sentetik ve teolojik referanslara hapsedilmesi ile hayatın organik yapısından filizlenen yamuk baksa da iktidarlar karşısında yamulmayan özgürlükçü şiir arasında cereyan etmektedir.işte şiirin özgürce gelişmesine engel ve hesaplaşılması gereken bazı durumlar… siyahi dergisinin günümüz şiirine ilişkin tartışmasında ise öne çıkarılan ve sentetikliğin karşısına konulmaya çalışılan alternatif somut şiirdir.somut şiirin mutlak savunucuları ise zinhar dergisi çevresi ile heves ve ücra dergileridir.diyeceğimiz şu ki somut şiirde ısrarınız tamam ve bu sadece sizi ilgilendirir.ancak bunu salt bir biçim olarak dayatmaksa faşizan bir tutumdur.o zaman sizin elindeki t cetveliyle şiire üniforma giydirmeye çalışan soylu beylerden ne farkınız kalır. son olarak şunu söyleyelim ki -şiir ölmüyor-bu son şiirin ve dünyanın değil.amipler gibi birbirine yapışık sürüler halinde yaşayan bir cemaatten bir cemaate cirit atarak koşturan koştururken oralarda öznelliğini ve özgürlüğünü de bırakan ‘şairlerin, sonudur. şiirdeki çürümenin,cerahatin dışarı atılması işlemi olrak görülmelidir.tasfiye edilen ve tasfiyesi gereken bu çürüme ve cerahat ise bunca gürültüye ne gerek var… bakın şiir anarşisttir.ve bütün konsensüslerin bozulduğu yerdedir.oralardan konuşur.tek bir işlevi vardır.o da mutabakatın değil çatışmanın ,normalin değil anormalin,aynılaşmanın değil farklılıklarla birlikte varolmanın,düzenin ve düzenlemenin değil tümden düzendışılığın yani kaosun sesi olmasıdır. sabahattin umutlu
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/7/2008 - unutmak cinayettir.üstümüze kurum yağıyor.14 yıl önce yazılan bi
sivas’tan sonra sanat ‘ sombahar”da “şairin” kimlik krizi
ı.
sivas katliamı, her alanda olduğu gibi edebiyat-sanat alanında da beyinleri allak bullak etti. otuzyedi insanın yakılmasıyla sonuçlanan katliamın hemen ardından medyaya bir gözattığımızda şu türden nitelemelere sıkça rastlıyorduk. “37 aydınımız sivas’ta yakıldı”, “sivas’ta sanatçı katliamı”,”şairlerin sivasta yakılması” vb... şu açıkça görülüyor. sivas’ta yakılanlara bir insan-özne oluşlarından çok bir sayı olarak ve medyadaki imajlarına göre sahip çıkılıyor ve bir değer biçiliyordu medya için önemli olan ölülerin sayısı, katliamın görselliğiydi. tabi bir de şu önemliydi: ölülerin, ölümlerinin bir haber niteliği taşıması. zaten bu, medyanın değişmez kuralı olarak işlemektedir. genelde medya açısından durum böyleydi. asıl önemlisi, katliam sonrası verilen tepkilerin biçimi ve diliydi. bu yazıda, sivas katliamı sonrası “sanatçının”,”aydının” tavrı üzerinde durmak istiyorum. türkiye’de sanatsal alanda önemli bir yeri ve etkisi olan “sombahar” adlı şiir dergisinde katliama tepki göstermek amacıyla eylül-ekim 1993 tarihli 19.sayısında “şairin tavrı, bireyin sorumluluğu” başlıklı özel bir bölüm hazırlandı. sanatsal alanda “sanatçının”, özelde “şairin” tavrı bakımından önemli soru işaretleri ve handikaplar taşıyan bu özel bölümü tartışmak istiyorum. ancak burada şunu anımsatmayı gerekli görüyorum. yazdıklarımın bir şeyleri kanıtlamak, doğrulamak , birilerinin yanlışını bulmak, düzeltmek gibi bir amacı yok. kendime yönelttiğim bazı soruları size de yöneltiyorum.hepsi bu. politik ve sanatsal çevrelerde sivas katliamının yarattığı sok, kolay kolay atlatılamadı. adeta sivas bir milat olarak algılandı. oysa sivas ne ilk ne de son olacaktı. maske düştü. türkiye’de aydının, sanatçının ahlaki ve kemalist eğilimleri bir kez daha hortladı. kemalist ve ahlakçı ideolojiler bir kez daha can simidi haline geldi. toplumdaki kastlaşma, sınıfsal ve ideolojik konumlanış insanların gösterdiği tepkileri birebir belirliyordu. yakılanın kimliği ile tepki gösterenlerin kimliği arasında bir paralellik, bir iktidar ilişkisi görülüyordu. oysa ölüm ve öldürenler kimlik tanımıyordu. ölü şairleri şairler gömüyordu. yazarları da yazarlar. peki medyanın sunduğu ya da medyada tescil edilen kimliklerden herhangi birine sahip olmayanlar. ya onlar. onların ölümü sessiz ve derinden olacaktı. bütün zamanlarda olduğu gibi. sanatsal alanda sivas’ta yakılanlar için yazılanlar, söylenenler medyanın onlara sunduğu ve öyle çağırdığı “şair”,”yazar”,”sanatçı”,”aydın” kimlikleri öne çıkartılarak yazıldı,söylendi. olayın başka bir boyutu ise sivas’ta yakılanlar üzerine bir şeyler söyleyenlerin de yine “şair”,”aydın”,”sanatçı”, “yazar” kimliklerine dayanarak tepkilerini dile getirmeleriydi. sıradan bireyin olaya tepki gösterme gücü ve şansı elinden alınmıştı. gösterilecek tepkiler önceden biçimlendirilmişti. yani hepsi de sistemin sınırları içinde kalan verili tepkilerdi. geçmişlerinde ya da bugün solda yer alan sanatçılar islamcı sanatçılara tavır almalıydı. artık bu kadar “hoşgörü”,”anlayış” ve “iyi niyet” yeterdi. bir tepki gösterilmeliydi. öyle de oldu. katliamın hemen ardından 7 temmuz 1993 tarihli aydınlık gazetesinde tuğrul tanyol (sombahar şairlerinden) islamcı sanatçı ve şairlerle olan ilişkilerin kesilmesi çağrısında bulundu.tuğrul tanyol’un açıklaması ilginçtir. “bir edebiyatçı olarak 1980’lerin başında islami çevreyle diyalog kurulmasını ben de savundum. çıkardığımız dergilerde bu arkadaşlarımızın ürünlerini yayımladık. aralarımda hala çok sevdiğim arkadaşlarım olmasına rağmen en kısa sürede bu katliama tepki göstermemeleri durumunda hepsiyle ilişkimi keseceğimi, onların ürünlerini yayımlayan dergilerde ürün yayımlamayacağımı bildiririm. çünkü bizim gösterdiğimiz demokrat anlayışın sürekli suistimal edildiğini görüyorum. aynı demokrat anlayışın karşı kesimde gösterilmediğini fark ediyorum. aydın ve sanatçıların artık islamcılarla diyaloğu kesmeleri gerektiğini düşünüyorum. çünkü her birliktelik onları biraz daha güçlü bizi biraz daha güçsüz kılıyor. sanırım artık üniformayı( bu üniformayı giymenin bir kemalizm çağrısı olduğunu tanyol daha sonra açıklıyor) giyme zamanı gelmiştir. ideolojik kıstaslarımıza dönmemiz gerekiyor.” evet, gerekçe islamcı sanatçıların, solcu sanatçıların iyi niyetli tavırlarını kötüye kullanmaları. tepkiler sürüyordu. yine aynı gazetede (aydınlık) çalışan ve “sombahar şairleri” arasında sayabileceğimiz cezmi ersöz “elveda ismet özel” dedi. dedi demesine de ismet özel’e elveda derken bunu sivas katliamının ardından ismet özel’in tepkisiz kalması, tavır almaması ile gerekçelendiriyordu. yani ismet özel’den hala bir şeyler bekleniyordu. bunu cezmi ersöz’ün kendisine sorduğumuzda “nereden bilecektik böyle olacağını” diyebilir. oysa ismet özel hep aynı ismet özel’di. islamcı sanatçı ve şairler de aynı ideolojik çizgide bulunuyorlardı.öyleyse sorun nerede. işte ben bunu tartışmak istiyorum. birçok sanat-edebiyat dergisinde sivas’la ilgili özel bölümler, dosyalar hazırlanıyordu. verili de olsa tepkiler sürüyordu. sombahar dergisi de üzerine düşeni yapmalıydı. en azından yakılanların “şair”,”sanatçı” olmaları bir tepki göstermeyi ve bir tavır almayı gerektiriyordu. ve “sombahar” sonbaharda sessizliğini “ketumluğunu bozma zahmetinde bulunuyordu. “sombahar” imzalı “dördüncü yıla girerken” adlı yazıdan aynen aktarıyorum. “onsekiz sayıdır sürdürdüğümüz açık ya da gizli bir tavrımız var. yaptığımız işi ön plana çekmek, yaptığımız işin adını değil. bu nedenle deklerasyonlardan mümkün olduğu oranda kaçındık. bir şeyler söyleme ,bir şeyler yapma isteğini doruğa tırmandıran olaylar (sivas katliamı gibi) bu ketumluğumuzu kırdı kimi kez.” evet.onsekiz sayıdır (iki ayda bir çıktığına göre sombahar tam üç yıl) türkiye’de ve dünyada her şey güllük gülistanlıkmış gibi. kürdistanda yaşananlar, yargısız infazlar, açlık, sömürü, devletin sistemli olarak uyguladığı işkence ve terör herhalde az geliyor ki “ketumluğu” kırmaya kırmaya gerek duyulmuyor. belki de bu yaşananlar “sombahar şairlerinin”, “sanatçılarının”,”aydınlarının” ketumluğunu kıracak vehamette değildi. ketumluk sürüyor. kılıf hazır: “yaptığımız işi ön plana çıkarmak, yaptığımız işin adını değil” evet.çok açık. ve kendi pratiği içinde tutarlı bir tavır. “yapılan iş” yani meslek “şairlik”,”sanatçılık” olduğundan şiir yazılıyor,şiir tartışılıyor,”geleceğe sarkan metinler” üretiliyor. bu arada dünyanın nabzı atmaya devam ediyor. hayat sürüyor. ve dünyanın politik algılanışı belleğin bir köşesinde saklı duruyor. “yapılan işi ön plana çıkarmak” tavrı hiç te şiir yazmayı ön plana çıkaran bir tavır değil. bu tavırda başka bir yüzün gizlendiğini anlamak o kadar zor olmuyor. neden.şundan: sivas katliamına kadar süren teröre tepki gösterilme gereği duyulmuyor. ketumluk sürüyor. sivas’ta yakılanların arasında “aydın”,”sanatçı”,” şairler” de olunca ketumluk kırılıyor. ve piyasanın kimliği “şairlik” y,ne aynı piyasanın ahlakıyla “sanatçı ahlakıyla” tepki gösteriliyor. çünkü yangın bu kimlikleri de tutuşturmaya başlamıştı. vehamet büyüktü. kimlik ve statü korunmalıydı. “sombahar” imzalı yazıda (s.4.p.4) yine bir kehanette bulunuluyor. büyük laflar ediliyor.”örgütten” “örgütlülükten” bahsediliyor. onsekiz sayıdır “sombahar”da böyle laflar edilmemişti. nereden çıktı şimdi bunlar.birlerinin aklı başına mı geliyordu. ilgili cümleyi aynen aktarıyorum: “inadımızı besleyecek, sağlamlaştıracak bakış açılarına , örgütlülüğe, verimliliğe her zaman ihtiyaç duyduk ve duyacağız” söz mü veriyorsunuz yoksa inanmamızı mı istiyorsunuz. örgütlülük.evet neyin örgütlülüğü.nasıl olacak.kimlerle olacak. kime karşı olacak. neden şimdi. samimi olduğunuza kim inanacak. neden bir örgütlülüğe ihtiyaç duyuluyor. bunun altında yatan düşünceyi hemen sezinleyebiliyoruz. olsa olsa mesleki bir örgüt olabilir herhalde. yani yapılan “iş”le ilgili bir örgüt. “sombahar”da şiir yazmak, dergi çıkarmak bir “iş”.”şairlik”,”sanatçılık” bir meslek olarak algılanıyor. örgüt bir pratik oluşturmayı, bir karşı duruşu gerektirir. her şeyden önce önümüze koyduğumuz bir problematiğin olmasını gerektirir. şimdi bakıyoruz “sombahar”ın pratiğine. “sombahar” ve “sombahar şairleri” için şiir yazılma ve okuyucu ile buluşması süreci ilgili bir sorun ve bir kaygıdan sözedilebilir miyiz. hayır. sistemin sanat alanındaki verili formları kabullenilmiş ve sonuna kadar da kullanma arzusunda görünüyorlar. bu konuda bir rahatsızlık yok. sistemin “sanata”, “şiire” ilişkin süreçlere müdahalesi konusunda da bir kaygı duyulmuyor. sistemin egemen sanat formlarının üretildiği her türden medya ve medyatik ilişkilere girmekten kaçınılmıyor. “sombahar”da şiir yayımlayan şahıslar aynı zamanda “hürriyet gösteri”de,”adam sanat”ta,”varlık”ta vb. yerlerde boy gösterebiliyorlar.ve bundan da bir rahatsızlık duyulmuyor. hatta ödül jürilerinde yer alınıyor.ödül veriliyor.ödül alınıyor. imza günleri iple çekiliyor. “şair” kimliğiyle okuyucu üzerinde kurulan iktidardan rahatsızlık duyulmuyor. sanat alanındaki iktidar ilişkileri sorgulanmıyor. mesela “şiir ve eleştiri” özel bölümü hazırlanırken mehmet fuat üzerine yazı yazacak, eleştirecek birini bulmaya istanbul yetmiyor. mehmet fuat’ın iktidarının sarsılacağından kaygılanılabiliyor. eleştirme cesareti gösterilemiyor. iktidarlarla barışık yaşamaya özellikle özen gösteriliyor. çünkü böylelikle kendileri de bu iktidarların ortağı oluyorlar. “hoşgörü”,”iyi niyet” ve “anlayış” bab-ı ali cephesinde kalmak için zorunlu hale geliyor. şiir deyince akla hep “sombahar” geliyor, şair deyince de “sombahar şairleri”. eee o zaman.bu örgüt fikri nereden çıkıyor.böyle işlere bulaşmanın riskini de biliyorlar. ben kendilerine “cemaat” olarak kalmalarını öneriyorum. çünkü öyle kalmanın rantı daha fazla. hem tarihe kalırsınız “şairler”,”sanatçılar”, ”yazarlar” olarak hem de geleceğe sarkan metinlerinizle kaliteli ürünlerinizle. sizi kendi “delta”nızdan çıkarmak da mümkün görünmüyor zaten. bundan sonra da ketumluğunuzu bozmayın, kırmayın. eğer çok ısrarlıysanız örgüt fikrinde bir adet “şiir şair standartları enstitüsü” kurun. başına da enis batur’u ya da mehmed fuat’ı getirin. geliyoruz orhan kahyaoğlu’nun “şairin tavrı, bireyin sorumluluğu” yazısına. kahyaoğlu diyor ki “belirleyici olan her zaman ürünün kendisidir. onun yarattığı algılayış ve ideolojik çerçeve sanatçının dünyada yer almayı düşlediği yerin dolayımlı bir yansıması ama tamamen kendisi olamaz.” evet. “belirleyici olan her zaman ürünün kendisidir” ama ürünü etkileyen, ürünü belirleyen süreçleri saymazsak. nedir bu süreçler. ürünün yazılma serüveni ve okuyucu ile buluşuncaya kadar aldığı biçimleri içeren süreçler.(burada bunları tartışmak istemiyorum). “ürünün yarattığı algılayış ve ideolojik çerçeve sanatçının dünyada yeralmayı düşlediği yerin dolayımlı bir yansıması ama tamamen kendisi olamaz.” buna bütünüyle katılıyorum. burada şunu unutmamalıyız. ürünün yarattığı ideolojik çerçeve ve algılayış biçimi daha önce bahsettiğim süreçlerle doğrudan ilişkili. hatta o süreçlerce belirleniyor. “sanatçı”,”şair”,”aydın” kavramlarını oluşturan da bu süreçlerarası ilişkiler ve iktidar ilişkileri bağlamında ele alabileceğimiz ideoloji oluyor. sivasla ilgili özel bölümde yer alan yazılarda geçen bazı kavramlar: “şairin tavrı”,” sanatçının hayata ilişkin hayati kriterleri”,”sanatçı kimliği”, ”sanatçının düşünsel ve ahlaki açıdan bir yer tutması”,”sombahar şairleri”, “şairin politik çizgisi”,”sanatçının dünyada yer almayı düşlediği yer”, “sanatçının etik açıdan çıkmazı”,”şairin varoluşuna özgü özel politik algısı”, ”gerçek şairler”,”sanatçıların katledilişi” vb. kavramları yine aynı ideolojinin sanatsal alandaki uzantıları olarak görüyorum. sivas katliamının insani, politik ve ahlaki açıdan hiçbir tanıma sığdırılamamasının altında da bu ideolojik süreçler yatıyor. bu kadar da değil diyebilirsiniz. ismet özel meselesinde de böyle bu. sivas katliamına karşı ismet özel’in tepkisizliğini, tavrını ahlaki paradoksla açıklamak ve hala ismet özel’den bir şeyler beklemenin safdilliği de işte bu ideolojiye tutsak olmakla ilişkili. bitmedi. en trajiği de şu.o. kahyaoğlu’nun katliamı özellikle “sanatçıların katledilişi” olarak gören açıklaması da yine bu ideolojik süreçlerin izlerini taşıyor olması. ismet özel’in tavrını ahlaki paradoksla açıklamak,”ahlak dışı” ilan etmek, sanatçının etik çıkmazı olarak görmek, katliamı “sanatçıların katledilişi” olarak görmek de kahyaoğlu’nun çıkmazı oluyor. peki çıkmaz nereden kaynaklanıyor. insanların yakılmasını, sanatsal süreçleri ahlaki ideoloji bağlamında açıklamak ve değerlendirmekle başlıyor. bu “sombahar şairleri”nin “sanatçıları”nın ve genelde türkiye aydının çıkmazıdır. ahlaki ideolojiye tutsaklık,”sanatçının “,”aydının”,”şairlerin” ikiyüzlülüğünü meşrulaştırma çabasıyla ortaya çıkıyor. kahyaoğlu ısrarla “ahlak ve şair” kavramlarına vurgu yapıyor. içinde bulunduğu çıkmazı bu kavramlarla ifade etmeye çalışıyor. ismet özel’in tavrı da işte bunun için anlaşılamıyor. ahlak turnusoluna batırılıp çıkarılan her şey her olgu aklanabilir ya da karalanabilir sayılıyor. böyle bir varsayımla “ahlak yada ahlakdışı” olmamız ölçülebiliyorsa, bu kavramlar yeterliyse evet ahlakdışı olmanın zamanıdır artık. ahlak, her zaman egemenlerin ahlakı olmuştur. egemenler iççin vardır. spekülatif bir kavramdır. herkes için ayrı bir anlama gelir. halak kavramını piyasadan ayrı düşünmek safdilliktir, çaresizliğin ifadesidir. piyasanın tüm süreçleriyle sorunsuz işletilmesinin gereği için konulmuştur ahlak kuralları. bize sorularak, insan-öznelere sorularak hiçbir kural konulmamıştır. kuralları koyanların bir tek ve sürekli kuralı vardır: koydukları kurallara uymamak. nasıl olsa birileri bu kurallara uyacak. ancak bize düşen bir şey var. her türden iktidar ilişkisini ve ve bu ilişkilerin sürdürülmesi için gerekli her durumun meşruiyetini reddetmek. bireyin kendini ifade araçlarını, kurumsallığın dışında kendi özgür istenciyle oluşturmasının koşullarını hazırlamak. bunu yaparken de herhangi bir ahlak adına yola çıkmamak, herhangi bir ahlaka dayanmamak, dayandırmamak. bireyin özgürleşmesinin yolu buradan geçiyor. iktidarın ve onun piyasasının işletilmesini düzenleyen bir ahlak anlayışına mahkumiyetten ve onun sözcülüğünü üstlenmekten değil bu söylediklerim tüm pratikler için geçerlidir. sanatsal alanda da bir “etik” oluşturmak örneğin m.celal’in söylediği gibi “şiirin kendi estetiği” – ki tartışılır böyle bir etik - de piyasanın ahlak-etik anlayışından farklı değildir. ahlak kavramına alternatif bir ahlak oluşturmanın çıkmazı işte buradadır. oluşturulan her alternatif, bir önceki pratiğin kurallarıyla işlemeye mahkumdur. öyleyse oluşturulması gereken alternatif değildir. karşı bir pratiktir. bu nasıl olacak. yukarıda söylediklerim bir ipucu olabilir. ama bu konuda hiç kimsenin elinde reçete yok. çünkü modern bir pratik olmayacak. ya nasıl. bunun yanıtını bugünden verebilmemiz mümkün olmasa da tartışabiliriz. bunu tartışmalıyız. buradan hulki aktunç’un “deltaya düşmek, deltayı bilmek yazısına geçebiliriz. aynı adlı yazıdan aktarıyorum. “mecazları bir kıpı, yalnızca bir kıpı unutursak, yakılan son şairlerimizin metin altıok ve behçet aysan olduğunu söyleyeceğim. ikisi, yaftalanmış bir şiirin ardında değildiler. şiirin peşindeydiler.” hulki aktunç ta medyanın ve diğer “sombahar şairleri”nin düştüğü hataya düşüyor. yakılanlardan özellikle metin altıok ve behçet aysan’ı öne çıkarmak iki isme vurgu yapmak ne ile açıklanabilir. çünkü onlar şairdiler. diğerleri ise sadece bir insandı. hayır üzülerek söylüyorum bunun altında yatan başka bir şey var. hulki aktunç, insanları ve “şairleri” medyadaki yerlerine göre değerlendiriyor. geleceğe, tarihe bakabilme şansları “şair”,”aydın”,”yazar” kimlikleriyle belirleniyor insanların. biraz şöyle işliyor mekanizma: sanat alanında etkinliğini sürdüren dergilerin iktidarla sıkı ilişkisi, ölenin kimliği üzerinde söz söyleme haklarını kazanmalarını sağlıyor. sivas olayında ortalıkta en çok ismet özel’in adı geçiyor.çünkü ismet özel’in tavrı basını daha çok ilgilendiriyor. tartışmalar özneler ve isimler üzerinden yapılıyor. hatta isimlerin taşıdığı imajlar üzerinden. söylenen sözün ağırlığı, bağlamı, etkisi, sözü söyleyenin medyadaki yerine göre belirlenmektedir. böyle olunca hulki aktunç’a göre sivasta yakılan son şairlerimiz metin altıok ve behçet aysan oluyorlar. örneğin uğur kaynar unutuluyor. onun için bir şey söylenmiyor. çünkü uğur kaynar medya ile barışık yaşayan biri değildi. ya geri kalan diğer ölülerimiz. onlar da unutuluyor çünkü onların medyada imaj oluşturacak kimlikleri yok. “şair”e neden bu kadar vurgu yapılıyor. bunun altında yatan ne. aktunç, yukarıda alıntıladığım cümlelerinde şunu söylüyor: “ikisi (metin altıok ve behçet aysan) yaftalanmış bir şiirin ardında değildiler. şiirin peşindeydiler” peki uğur kaynar neyin peşindeydi. bunu hulki aktunç biliyor mu. burada altı çizilmesi gereken insana ve “şaire” yaklaşımdır. bu yaklaşımın biçimidir. medya, insanları bir sayı olarak görüyor. hulki aktunç ise medyada imajı olan kimlik sahibi bir özne olarak. “şairin şiir götürdüğü yer ile şiirin şairi götürdüğü yer” tartışmasından yola çıkarak “delta şiiri” diye bir kavram ortaya atıyor aktunç. sağdan ve soldan şairlerin aynı dergilerde şiir yayımlaması ile açıklamaya çaılışıyor bu durumu. örnekliyor “şiir atı seçkisinde, nihat behram ve necati çavuş’u bir arada görebilirsiniz. “sombahar”da ahmet oktay ile ebubekir eroğlu aynı sayıda vardır.”(s.9) aktun. bu durumu “şiirin şairi götürdüğü yer” olarak açıklıyor. öncelikle şunu söylemek istiyorum. “şiir atı”,”yönelişler”,”üç çiçek” “fanatik”,”düşler” gibi dergilerin aktığı bir yerdir “sombahar”. “sombahar” bir delta olarak görülebilir aktunç’un tanımlamasına göre. şimdi şunu unutmamalıyız. 80 sonrası solun yediği ağır darbe sadece politikaları etkilemedi. “sanatçı” ve “şairleri” de etkiledi.onlarda da bir ideolojik bir değişime neden oldu. bazı solcu sanatçılar “islamcı” ve dolayısıyla kendini sağda tanımlayan “sanatçılar” ile ortak pratikler oluşturdular. “hoşgörü”,”anlayış”,”birlikte bir arda yaşama” gibi ilkeler bir yakınlaşmayı doğurdu. “şiir atı”,”yönelişler”,”üç çiçek”,”fanatik”,”düşler” ve “sombahar” işte bu yakınlaşmanın ürünleri olarak görülebilir. burada hulki aktunç’tan farklı düşünüyorum. “delta” ya da “şiirde delta” şiirin şairi götürdüğü bir yer değil. hem şiir şairi götürdü,hem de şair şiiri. ama “delta şiiri” daha çok şairin şiiri götürdüğü bir yer olarak görülmelidir. ismet özel’in ve diğer İslamcı şairlerin sivas katliamına tepkisiz kalmalarını bir türlü anlayamayanlar, çözümleyemeyenler yine aynı çevrede oldu. ismet özel’den tavır beklemeyenler de vardı. ama onlar zaten ismet özel’in bulunduğu yeri biliyorlardı. dolayısıyla o şahıstan tepki bekleyemezlerdi. katliamdan hemen sonra aydınlık gazetesinde yayımlanan tuğrul tanyol çağrısını bir kez daha anımsamalıyız. tanyol ve arkadaşları hatayı anlamakta geciktiler. ama anlamış olmaları sevindiriciydi. fakat hemen ardından sombahar’ın tavrı sombahar içinde hulki aktunç’un “delta”da sırarı soru işaretlerini çoğaltıyor. bu “anlama” olayın sıcaklığı geçince unutuluyor muydu. hulki aktunç “delta şiiri” ya da “şiirde delta”yı “gerçek şairler”in oluşturabileceğini söylüyor (s.9 p.6) peki “gerçek şairler” nitelemesi kimleri imliyor. kim belirliyor bu “gerçek şairleri”. hangi süreçlerden geçilerek “gerçek şair” olunabilir. böyle spekülatif bir kavram üzerine ne söylesek azdır. ancak bazı soruları aktunç’a sormamız gerekiyor: delta kendiliğinden oluşur mu. deltayı oluşturan dinamikler nelerdir. delta şiirinde şiiri yazanın onların deyimiyle “şairin” kimliği nasıl biçimleniyor. “şair”in ideolojisi nereye gizleniyor. “delta şiirini” 80 sonrası solun bir kısmının sanatçı, aydınlar içinde bulunduğu liberal, hümanist ideolojinin bir sonucu olarak görüyorum. son bir soru: “şair”in “sanatçı”nın ideolojik kimliği önemli değilse oluşturulmaya çalışılan “delta” kendini neyle ifade edecek. nasıl oldu da deltaya gelindi. metin celal’in sayfa 13’te yer alan “küfretme hakkı” adlı yazısına geliyoruz. yazının bütünselliği birçok çelişkiyi içinde barındırmasına karşın muhalif bir tavır izlenimi uyandırıyor okuyanda. celal, sanat ürününün okuyucuyla buluşma ve alımlanma sürecine ilişkin sorular sormaktan vazgeçmiyor. kafasında bir problematik olarak pek çok soruyu barındırıyor. örneğin piyasa ahlakı ile hesaplaşmasının henüz bitirilmediğini görebiliyoruz. ahlak karşısında şiirin nerede durması gerektiğini tereddütsüz ortaya koyuyor m.celal “tanrısı para olan dünya nizam intizam istiyor. insanı imana şiiri ahlaka çağırıyor. şiir ahlaksızdır, bu oyuna gelmez. ahlak, paranın ahlakı bilim olduğunu tartışılmayacağını öne sürüyor. bilim dindir. ahlak/bilim, paranın dinini vaaz ediyor. yok ediciliği, umutsuzluğu, geleceksizliği, sevgisizliği, sevgisizliği, çıkarcılığı... ahlak kurallarından sayıyor. şiir kendi etiğini yaratır. şiir, deli gömleği giymeyecek. kalıplara kurallara sığmamak için elinden geleni yapacak. yalan söyleyecek, aldatacak, dürüst davranmayacak. kendine dayatılana karşı yeni şartlar ileri sürecek ve onlara da uymayacak. şiir lanetliler dünyasında lanetlendiği ölçüde makbuldur. ahlaksızlığı en uç noktaya çekebildiği oranda kendindedir. paraya çevrilemezliği ile muktedirdir. şiir el öpen değil, küstahlık eden olması gerektiğinin bilincindedir. küfür bu noktada haktır.” (s.14)
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/7/2008 - unutmak cinayettir.üstümüze kurum yağıyor..14 yıl önce yazılan s
ıı. evet küfür bu noktada haktır. “küfretmek” yetmiyor. m.celal’in söylediklerinin tamamına katılıyorum bir koşulla; tüm söylenenleri şiir yazan için de söyleyebiliyorsa. söylenenler şiir için söyleniyor. şiirin durması gerektiği yerle ilgili. şiiri yazanın “şair”in durması gerektiği yer ile şiirin durduğu yeri birbirinden ayrı düşünebilir miyiz. m.celal’in yazısının bütünü içinde söylediklerinin sadece “şiir” için geçerli olduğunu görüyoruz. şiirin ahlaksızlığı ısrarla vurgulanırken –piyasa karşısında- “şiir kendi etiğini yaratır” deniyor. şiire ille de bir etik biçmek gerekli mi. m.celal’in de söylediği gibi şiir “kendine dayatılana karşı yeni şartlar ileri sürecek ve onlara da uymayacak” ve şiir “ahlaksızlığı en uç noktaya çekebildiği oranda kendinde” olacak. buradan ben şöyle bir sonuç çıkarıyorum. şiir hiçbir iktidarı ve iktidarın ahlakını, yasalarını kabul etmez. sürekli reddeden bir konumdadır. ahlak ise sürekli “düzenleyen” bir konumdadır. ahlakın böyle bir işlevi olduğunu bildiğimize göre peki şiir kendi etiğini yaratınca neyi düzenleyecek. şiir neye karşı bir etik yaratacak. şiirin her türlü iktidardan ve ahlaktan uzak duruşu onun kendi varoluşuyla açıklanabilir. şiirin bu varoluş sürecinde iktidar talebi yoktur. piyasanın verili ahlakına karşı alternatif bir ahlak oluşturma gibi bir düşünceyi şiir için de şiir yazan için de gereksiz buluyorum. şiir iktidar talep etmediğine göre, iktidarını sağlama alma, düzenleme, sürekli kılma gibi bir yola başvurmaz. işte bu yüzden de bir ahlakı olması gerekmez. bu söylediklerim şiir ve şiir yazan için de geçerlidir. metin celal, şiirin reddedici, muhalif, “ahlaksız” konumuna vurgu yaparken bu vurguyu şiiri yazandan bağımsız olarak yapıyor. yazısının bütünselliği içinde baktığımızda m.celal vurguyu aslında şaire yapmak istiyor. fakat “şair” kimliği buna izin vermiyor m.celal diyor ki “şiirlerimizi ruh temizliğinde yaşamak istiyoruz dizeler de bu ölçüde arı olmak zorunda. ruhu temiz olmayan şair olmayı da hak etmiyor.” “ruhun temizliği” gibi bir kavram her şeyden önce metafizik, spekülatif bir kavram. ahlaki bir tavrı ifade etmeye çalışıyor. burada ruhu temiz olması gereken, aklanması gereken kuşkusuz şiiri yazan “şair” oluyor. m.celal’in deyimiyle hem “şiir, ahlaksızlığı en uç noktaya çektiği oranda kendinde olacak” hem de “şair”in ruhu temiz olacak. peki bu nasıl mümkün olacak. şiire ahlaksızlık şaire ahlaklı davranmak reva görülüyor. çünkü “şair” hayatın içinde ve sorumlulukları var. hatta “görevleri”. m.celal’den aktarıyorum: “dünya şairin görevli olmasını gerektiriyor. şiir yazmak şairin doğasıdır. şaire verilen görev,okuyucusunun görmek istediği gibi olmaktır. okuyucunun olamadığını yaşamak. parmakla gösterilmektir. yanan o olmalıdır yakan okuyucu. yakılan o olmalıdır seyreden okuyucu. “ neden. çünkü bugüne kadar böyle olmuş ta ondan mı. böyle olmuş ve kimse de bu böyle oluştan rahatsızlık duymamış ve bu rahatsızlığını dile getirememiş de ondan. nasıl yani. şöyle.birilerine şiir yazdığı için “şair” denilmiş. o biri de kendisini şiir yazmakla görevli bir memur gibi hissediyor. “şaire verilen görev okuyucusunun istediği gibi olmaktır. okuyucunun olamadığını yaşamak, parmakla gösterilmektir.” böyle bir görevi şaire kim veriyor. var mı böyle bir görev. yoksa birileri kendini “görevlendirilmiş”mi sanıyor. okuyucunun istediği gibi olmak ne demek. ne kadar spekülatif bir söylem. hangi okuyucudan bahsediyorsunuz. böyle bir okuyucunun olması ne kadar işinize geliyor değil mi. okuyucu: kitabı alan ya da çalan ve okuyan. kitabı okuyunca “şairine” hayranlık duyan. bu hayranlığı hiç bırakmayan. şairinin imza günlerini hiç kaçırmayan. elinde çiçekle –genelde karanfil- “şairim” gelmiş diyerek onun önünde ezilip büzülen, yüzü kızaran. sonra bir imza alınca gülümseyen. sonra bu ilginç karşılaşmayı okulda, evde, işyerinde anlatan ve sizin reklamınızı yapan. ve o gece –imza gününün gecesi- mutlu uyuyan. şimdi soruyorum, sizin istediğiniz okuyucu bu mu. hayır diyebilirsiniz. “bir görev”,”bir sorumluluk”,”şair”,”okuyucu”,”yakan”,”yakılan” yani arada bir iktidar ilişkisi var. şair ve okuyucu. okuyucunun tepesinde duran ve onun “parmakla gösterdiği” bir şair. bir de parmakla göstermekle görevlendirilmiş okuyucu. tabi bu kadar değil. okuyucunun algısını, ilgisini belirleyen onu bir yerlere manipule eden yayınevleri var. büyük harfli bir medya var. medyalar var. tüm bunların içinde yer aldığı, bunları düzenleyen, görevlendiren bir sistem, bir iktidar ve iktidarlar var. tüm bunlar nasıl görmezlikten gelinebiliyor. “şair”,”okuyucu”,”sanatçı” kimlikleri nasıl bu kadar kolay kabullenilebiliyor, kanıksanabiliyor. metin celal’dan bir alıntıyla sürdürüyorum yazıyı: “şair, okuyucusunun gözüne iyi, doğru, güzel görülmelidir. arz edendir. talebe göre davranmalıdır şair. iktidarda olma isteğiyle yaşayan ama hep muhalif olandır. her zaman okuyucunun biçtiği elbiseyle gezemez.” bir kere şunu sormamız gerekiyor. “şair” okuyucusunun gözüne iyi, güzel, doğru görünmelidir sözleri ne anlama geliyor.”iyi”,”güzel”,”doğru” kavramları spekülatif desem spekülatif kavramını çok mu kullanmış oluyorum. “şair” satılan bir mal mı. ya da bir defilede, bir ürünün reklamını yapan manken mi. iyi, güzel, doğru ama iyi, güzel, doğru kimin iyi, güzel, doğrusu. kime göre. artık “şair arz edendir, talebe göre davranmalıdır” dedikten sonra size ne söylesem az gelecek. ama bıkmıyorum. sürdürüyorum. şair reklamcı olursa, şirket sahibi olursa tabi bu böyle olur. “şair iktidarda olma isteğiyle yaşayan ama hep muhalif olandır.” şiir sözcüğünün yanına arz ve talebi uygun gören “şair kimliği” elbet iktidar da talep edecek. iktidarda olacak ki okuyucu onu parmakla gösterebilsin. muhalif olacak ki “şair kimliğinin” gereklerini yerine getirebilsin, görevini yapabilsin. nasıl olsa okuyucu enayi ve tüm yazılanları, söylenenleri yutacak değil mi. hayır. yanılıyorsunuz. artık yutmayacak. m.celal’den bir cümle: “her zaman okuyucunun biçtiği elbise ile gezemez.” (şair için söylemek istiyor) evet bu elbise içinde pek rahat edilmeyebilir. bakarsınız bir gün bu elbise dar gelebilir. öyleyse önlem alınmalı, bu elbisenin daha modern, daha konforlu bir yedeğini bulmalı. nasıl mı. medyanın biçtiği elbise. her zaman geniş ve rahat, tehlikesi ve riski olmayan bir elbise. bir ömür garantili. hatta evladiyelik olan modelleri de mevcut. nerede. ama artık onu da siz bulun. “şiir para etmez, şairin statü elde etme şansı vardır. statünün derecesi okuyucuya yaranabilmenin boyutlarıyla belirlenir” sonunda m.celal şiirin para etmeyeceğini, karın doyurmayacağını anlamış bulunuyor. statü elde etme şansına gelince , bunun bir şanstan çok bir tercih meselesi olduğunu m.celal nasıl oluyor da göremiyor. statü “şairin statüsü” vıcık vıcık iktidar kokuyor. iktidar talep etmek yada iktidarı reddedip muhalefeti seçmek. tercih burada. tavır bununla ilgili. tercihini piyasadan yana yapan “şair”, ”sanatçı”,”aydın” her türlü statüye layık görülebiliyor. bunun için okuyucuya yaranmak falan gerekmiyor. tercihini piyasadan yana yapmış biri için okuyucuyu bu kadar ciddiye almak ta ne oluyor. “alım-satım olayı pazarlamayı gerektirir. iyi pazarlamacı iyi reklam yapabilmelidir. reklamın iyisi kötüsü olmaz. (bir şairin ölümünün ardından yazılan sahte ağıt şiiri/demeci de “hepinizin ağzına sıçayım” anlamına gelen bir demeç de aynı amaca hizmet eder) satılan bedendir. ettir. “şair” bir yolla , bir yöntemle kendini satabilmelidir.” sanıyorum her şey çok açık. artık yorumunu size bırakıyorum. “şairin kendine sormaktan çekineceği soru: “şiir mi statü mü”dür. çağının farkında olanlar “statü” diyecekler. statüyü seçen reklam kampanyasını oluşturmak zorunda. soru:” okuyucu nasıl bir şair talep ediyor” olmalı. “şair takınacağı yüzü buldu mu ona uygun şiir nasılsa yazılır.” evet. “okuyucu nasıl bir şair talep ediyor.” sorusunu daha önce yanıtlamaya çalışmıştım. ama bu yine de tartışılır. hangi okuyucudan, nasıl bir okuyucudan bahsettiğimize bağlı. “başka bir çağdayız. bu çağ her şeyi kendi hesabına kullanabilenlerin çağıdır.” bunu anlamış bulunmak doğrusu pek sevindirici. böyle bir çağda “şair”,”yazar”,”sanatçı” kimliklerinin bir önemi var mı. hala bu kimliklere dayanarak bir şeyler yapılabilir mi. şiir yazılabilir mi. yazı olur mu. eleştiri nasıl bir yöntemle olacak. ” hayata ayak uyduramayan ahlaksızdır. şiir ayak uydurmayacak. şair zamana uymayacak.” m.celal özellikle ahlaksızlık kavramına vurgu yapıyor. bu da etik bir tavır içinde olduğunu gösteriyor. piyasanın ahlakına karşı alternatif bir ahlaksızlık öneriyor. bu kendini piyasanın ahlakına göre konumlamak anlamına geliyor. vurgulanması gereken ahlak yokluğudur. ahlak kavramının gereksizliğidir. “şair” zamana uymayacak. peki anladık ama “dünya şairin görevli olmasını gerektiriyor” diyorsunuz, bu ne anlama geliyor. zamana uymayan bir “şair”e kim görev verebilir. görev verilmeli midir. şaire bir görev verilse bile şiirin kimliği zaman uymayacak. “sombahar”ın özel bölümü içinde en derli toplu yazı –sivas katliamı ve şairin statüsü konusunda- ogan güner’in “şairin konumuna ilişkin bir deneme” adlı yazısıdır. şiir okuru ile ilgili olarak güner şunları söylüyor: “sivas katliamından sonra yazılacak şiirlerde geçen her “yanma-yakma” fiili sıkı şiir okurunun özel ilgisine maruz kalacak büyük ihtimalle. dileriz öyle olur.şiiri okuyanlar için böyle bir tavır çok önemli. ancak şiir yazanlar için de şu önemli: sivasla ilgili yazılarda, şiirlerde, metinlerde geçen “yanma-yakma”nın ötesinde sivastan sonra sanat yapılabilir mi. bunun yanıtı evet yapılabilir ya da bak işte yapılıyor olmalı. olamaz. “şair”,”yazar”,”sanatçı”, “aydın” kimliklerinin çatırdadığı bir dönemdeyiz. bu kimlikleri reddetmek elimizdedir artık. kimliği olanlar ise yırtıp atmakla işe başlayabilir. ogan güner’in şairin konumuna ilişkin söylediği şu sözlere sonuna kadar katılıyorum: “şair 20 yıl önce devlet için bir tehlikeydi. bugün ise, kim ne derse desin, ideolojik aygıtların içinde eleştirdiği sınırlarını bilmek ve o sınırlar dahilinde “oyunlarını oynamak” zorunda olan bir entelektüel sadece. ( ve buradaki entelektüel kelimesinin hiçbir alaycı yanı yok) “sanatçı”,”şair”, “aydın”ın çıkmazı işte burada. bu çıkmazdan çıkmanın kurtulmanın yolları olabilir. var. önce kimliklerden işe başlanmalı. “sanatçı”,”aydın”,”şair” kimliklerine tutsak olmanın çıkmazından kurtulunmalı önce. sonra önümüzde tüm bu kimliklerin kurumsallığının yıkılması işi olacak.çatırdayan bir kurumun yıkılması zor olmayacak. yine ogan güner’den aktarıyorum: sivas katliamı karşısında her ne kadar çok şey yazılıp çizildiyse de, sanat çevresi üzerine aslen iki tutumun, henüz yağmur yada fırtına getirip getirmeyeceği bilinemeyen iki bulut gibi çöktüğünü hissediyorum kendimce : “suskunluk” ve “şaşkınlık”. şimdilik ne yağmur ne fırtına var ortada. şaşkınlık geçiciydi. o da geçti. peki geriye ne kaldı. herkes işine gücüne devam etti. bazen kendi vicdanlarını rahatlatmak için muhabbetlerine konu oluyor sanat çevresinin. “şair”,”yazar”,”sanatçı”, “aydın” kendini sorgulamalıydı. kendi kimliklerini sorgulamalıydı. “sivastan sonra sanat yapılabilir mi” sorusunu sürekli gündemde tutmalıydı. olmadı. bunların hiçbiri gerçekleşmedi. “şair”, şairim diyerek şiir yazmaya devam etti. yalnız, içinde “yangın-yakma-yakılma” sözcükleri geçen şiirler, yazılar yazılmadı değil. insanların yakılması “sanatçılar”dan çok medyanın malzemesi oldu. televizyonda 32.gün programının başlangıcında müzik eşliğinde sivas yangını ve kibritin çakılarak perdenin tutuştuğu an, arasıra vicdanları sızlatan bir görüntü olarak kaldı. hepsi bu. kimse kimseyi kandırmasın. artık bu olayın rantı da tükendi. sivas sonrası aydının tavrını deşifre etmesi bakımından ogan güner’den bir cümle daha: “madımak otelinde öldürülen 37 canlıdan hiçbirinin hayatının diğerininkinden daha değerli olduğu ilan edilmemeliydi.” sevgili ogan güner, içinde “sombahar” adlı yapı böyle tavırlar gösterirken neden hayır demediniz. o zaman siz neredeydiniz. 37 insan içinden metin altıok ve behçet aysan’ı “şair” oldukları için ön plana çıkaran mantığı neden deşifre etmediniz.yazarı bulunduğunuz derginin sivas katliamına yaklaşımındaki “ahlakçı ideolojiye” neden itiraz etmediniz. özel bölüm içerisinde tuğrul tanyol’un “şairin statüsü” adlı yazısı da yer alıyor. tanyol, tarihsel süreç içinde şairin statüsü ile ilgili bilgiler veriyor. devlet ile şair arasındaki ilişkilere dikkat çekiyor. bu ilişkide belirleyici olan her şeyden önce, devlet karşısında şairin konumlanışı oluyor, şiirin değil. statü ise, şairin elde ettiği –mücadeleyle kazandığı- bir yer değil, iktidarın ona sunduğu, layık gördüğü bir yer olarak belirlenmiştir. “şairlik kimliği” ve bu kimliğin muhalifliği işte bu belirlenmiş sınırlar içinde görülmektedir. bütün zamanlarda iktidarın işine gelen şairler olmuştur. şiir bunun için bir malzeme olarak kullanılmıştır. şiiri yazanın “iktidarla ilişkisi” şiirini etkilemekte hatta belirlemektedir. bu ilişki reddedilmediği sürece, ne bağımsız bir şiirden söz edilebilir ne de bağımsız bir “şair” kimliğinden. son olarak şunları söylemek istiyorum. sivasta yakılan insanları sayı olarak ifade etmekle, onların “şair”,”sanatçı”,”aydın” kimliklerini öne çıkararak anmak arasında doğrudan bir ilişki var. iki tavrın altında da faşizan bir eğilim yatıyor. insanın ölümünün haber niteliği taşıdığı oranda medyada yer alması ve bir sayı olarak ifade edilmesine oranda faşizan bir eğilimse insanın insanlığından soyutlanarak anılması da o oranda faşizan bir eğilimdir. ogan güner’in deyimiyle “sivastan sonra fırtına ya da yağmur getirip getirmeyeceği belli olmayan ve üstümüze çöken iki buluttan” işte böyle yağmurlar yağdı. artık hava açıldı mı. sanmıyorum. üstümüze “kurum” yağıyor. sabahattin umutlu
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
25/5/2008 - bir direniş hafızası olarak ece ayhan şiiri..
bir direniş hafızası olarak tarih ve ece ayhan şiiri uğur kaymaz’a ‘’ 1. Perşömen kağıtlar okunduğunda, kıvrıktırlar; şiirin ve 2. kadavranın içi açılmamıştır, insan insanın hiç.,, ( şiir ve kadavra .çok eski adıyladır) ‘’ anlatılmaz bir kılıçtır kuşanmış taşırım belimde kara duygululuk,, (kılıç.yort savul) ece ayhan .
evet ama yeniden ve yeniden : ece ayhan dan ve ece ayhan şiirinden söz açılınca içinde bulunduğumuz zamanın mekanın ötesinde karşı bir tarih yazımı da başlar. işte size “çok eski adıyladır,, adlı kitabının –ki ona göre en sıkı kitabıdır-arkasında tarihe bakışına ilişkin söyledikleri : “ tarihe bakışım?... ancak tarihtir ki yeniden ve yeniden yazılabilir.,, tüm iktidarlar kendi meşruiyetlerini ve sürekliliklerini sağlamak için önce hafızaları silmekle işe koyulurlar.silinen her hafıza iktidarın dahili hattında cereyan eden gerilimin çatışmanın yatışması adına süren tahakkümün daha da güçlenerek sürmesinden başka ne anlama gelir ki...işte bu yüzden bir direniş hafızası oluşturma adına tarih yeniden ve yeniden yazılmalıdır. gündüz gözüyle değil gece gözüyle karaşınların gözüyle karaşın bir tarih adına bir direniş hafızası oluşturmakta bunun için ısrar eder ece ayhan.ısrarında inadında yalnız da değildir ve etik bir tercihle yapmaktadır tüm bu yapıp ettiklerini. yine ece’nin deyimiyle söylersek direnişin hafızası oluşturulurken etik tercihlerin toplamı olarak iktidarların karşısında duranlara mülksüzlere ve her daim yoksul ve yoksun olanlara iktidarla yaralanmışlara karaşınlara değgin bir etik de oluşmaktadır.karaşınların etiği…isyan etiği…
evet ama kara duygululuk kara vicdan :
tüm iktidarların karaşınlara değgin ve karaşınlara rağmen tarihi yazan sarışın tarihçilerin tüm toplumu bir kötülük toplumu ve kötülük dayanışması olarak görenlerin karşısında haklılığın inadıyla ısrar ederek ve direnerek dışlanmışların ,mülksüzlerin ,sürekli kaybedenlerin,kurşuna dizilenlerin ,idam edilenlerin, yakılanların yanında çağının vicdanı değil kara vicdanı olabilmek . işte bunu yapabilen birkaç aydından biri olarak ece ayhan… burada bir duruma değinmeden olmaz.öyle bilinir ki öyledir de. aydın çağının vicdanıdır.ancak vicdan da artık küreseldir.ve öyle biçimlenmektedir.vicdana sığan ve sığmayan durumlar da vardır.vicdan sahiplerinin iradelerinin tamamen dışında durumlar.es geçilen üstü çizilen, iktidar tarafından baştan ne yapılırsa yapılsın iflah olmayan kötü olarak addedilen tarihin kör noktasında kalan ve dile gelmeyen durumlar .dile getirilmeye çalışılsa da karşılığı tam olarak o olmayan durumlar … işte bu durumlar kara vicdan ile karşılanabilecek algılanabilecek açıklanabilecek durumlardır.gündüz gözüyle değil gece gözüyle görülebilen durumlar.bu türden durumların da bir hafızası olmalıdır.aydın bu türden durumların vicdanı değil kara vicdanı olmalıdır. bir direniş hafızası olarak kara vicdanın sesi olmalıdır.bu da ancak etik bir tercih ile mümkündür.isyan etiğiyle direnişin hafızasını oluşturmakla.kara duygululukla.. kara vicdan kavramını nietzsche den ödünç alıyoruz.ahlakın soykütüğü kitabında değerlerin tersyüz edilerek yeniden değerlendirilmesi durumuyla ilgili olarak kullanır kara vicdan kavramını.ahlakın iyinin kötünün normalliğin deliliğin suç ve cezanın temelinde modern dünyanın çıkmazı bulunmaktadır nıetzsche’ye göre.bize ahlaki değerler diye sunulan ve dayatılan tüm değerler köle ahlakıyla ilgilidir.köle ahlakına tabi olmak ve buna karşı direnmek ve bu direnişin isyanın etiğini oluşturmak .etiklerin çarpıştığı yerden.bu da bir tercih. iktidardan yaralanmışların tüm zamanlarda her yönden kıstırılmışlığının çıkışsızlığının ifadesi olarak ellerinde kalan ve kendilerine doğrulttukları tek silah olarak kara vicdan.işte buralardan bir direniş etiği ve direniş hafızası oluşturmak çabasındadır ece ayhan. ece ayhan şiirinde geçen kara duygululuk- ise kara vicdanla elbet ilişkilidir .ki melankoli olarak da geçer sözlüklerde oysa ece ayhan ın meramını tam olarak karşılamaz ve yerine kara duygululuğun kullanılması tercih edilmiştir-şiirine giren öznelerin durumu tam da ancak ve ancak kara vicdan ile ve kara duygululukla algılanabilir.sürekli kaybedenler ,uçurumun kıyısında yaşayanlar es geçilen ve üstü çizilen kişilerdir ece ayhan şiirinin özneleri.hatta öznelikleri bile tartışmalı olanlardır. bilinir ki bilindiktir iyilikten doğduğu marazın .kötülük ise iyiliğe giden yolda iyilik adına estetize edilen iğrenç emellerin tarihidir.ki iktidarın arka bahçesinde işlenen estetize cinayetlerin bir toplamı olarak tarih ... insanın yarısı kötülüktür der ece ayhan ve ekler ’’kötülüğü görmezsen hiçbir şey yapamazsın.kötülüğü kurcalamazsan hiçbir şey yapamazsın ne resim yapabilirsin ne felsefe,,(ayıptır söylemesi rimbaud.ahmet soysal ile söyleşi.aynalı denemeler) görülmesi kurcalanması gerektir kötülüğün ki insanın halleri bilinebilsin.daha iyi daha açık ve çırılçıplak algılanabilsin.sanat ve edebiyat ve şiir bunları yapmalı ki bir direnişin hafızası olabilsin.bir direnişin hafızası oluşturulabilsin.karanlıkta kalır yoksa vakanüvistlerin ısrarla görmezlikten geldikleri gerçek.ve es geçilen durumlar..peki hangi gözle…ve bu yeterli mi..peki insanın içi açılmış mıdır.ya şiirin..hiç…
evet ama gece gözüyle :
gündüz gözüyle örülür gece ve kötülüğü gizler.oysa süreklidir kötülük.tüm zamanları aşar.işte bu yüzden kötülüğü vaktinde gece gözüyle görebilmek önemlidir..işte ece ayhan şiirinin sarışın tarihçilerin yazdığı tarihin karşısında karaşınlardan yana bir direniş hafızası oluşturması bundandır. direnişin hafızası ise gündüz gözüyle değil gece gözüyle ve tüm kötülüğün gözlerine aynı şiddetle ve aynı cesaretle dimdik ayakta durarak ve öylece bakarak oluşturulabilir. burada şimdinin neo liberallerinden eskinin liberteri gündüz vassaf ‘ın bir zamanlar birikim dergisinde yayımlanan gündüz faşizm gece özgürlük yazısına selam vermeden olmaz elbet. tüm iktidarlar gece işledikleri cinayetleri gündüz temize çekerler. bu işlemi yaparken kullandıkları araç ise medyadır. cinayeti,kanı,kiri ve gizi itinayla ve tüm etik yoksunluğuyla sterilize eden aygıt..belki de en çok vicdanlı olunması gereken yerde vicdanın teklediği dilinin sürçtüğü aygıt..burada ecenin son yıllarında yazdığı gazeteler..özgür gündem aydınlık ve ekspres gazeteleri ki özgür gündemi anmalıyız ki iktidara karşı duruşundan dolayı her daim bombalanmakta kapatılmakta ve yasaklanmaktadır.
evet ama karaşınların etiğiyle : ece ayhan ‘ın karaşınlardan yana bir tarih bir direniş hafızası ve bir etik oluşturma çabası ise tüm şiirlerinde yazılarında günlüklerinde söyleşilerinde açıkça görülebilmektedir.bu çabanın bu karaşın bakışın adı bazen sivillik ,çırılçıplaklık,marjinallik,başı bozukluk ,atonallik ,kara duygululuk ve ren düşüncesi baba düşünce-‘’evet, bir şiirde dizgi yanlışı olabilir ama baba düşüncede? asla,,- olarak çıkar karşımıza. iktidarın ideolojisi ve resmi tarih ile şiir ve edebiyatın ilişkisine baktığımızda da görülebilmektedir ki görülür ece ayhan ve hatta ikinci yeni içerisinde yer alan şairlerin şiirlerinde bu günün yükselen değeri olan milliyetçi hezeyan söylemine rastlayamayız asla .atatürk ve kahramanlık şiirleri de yazmamıştır hiçbiri.şairin tarihe topluma insana bakışındaki etik tercihiyle açıklanabilir bir durum değil de nedir bu.. milliyetçi söyleminden ve statükoyla ilişkisinden dolayı en çok hışmına uğrayanlardan biri de fazıl hüsnü dağlarcadır.ki ‘’memnunuz cihandan ve hükümetten dizeleri ,,sıklıkla yüzüne vurulmuştur dağlarca ‘nın.bir devlet şairi mertebesine de layık görülmüştür. sadece dağlarca değil bu günkü neoliberal dalganın etkisinde edebiyatımızda postmodern gericiliğin mimarı zaman gazetesi yazarlarından hilmi yavuz ise ‘belediye şairi, ünvanıyla anılmıştır.anılmaktadır. ece ayhan konuşmalarında söyleşilerinde sıklıkla adı geçen mülkiyetle ilişkisi ve şiiriyle ‘’sıkı ve sivil şair,, olarak nitelendirilen ismet özel 1992 sivas katliamındaki faşizan tavrından dolayı da ‘’sırp şairi olarak,,karaşın tarihteki yerini almıştır.. ki o bir zamanlar sivil devrimci şiirlerin yazarı ismet özeldir.sonradan İslami kimliği tercih etmiş ve müslüman şair olmuştur. bu gün ise türklük ,türkçülük temeline oturtmaya çalıştığı düşünceleriyle edebiyatımızda ırkçı ve faşist dalganın temsilcisi olarak hafızalarımızdaki yerini almış bulunmaktadır. ve nazım hikmet. o da payını almıştır ece ayhan ‘ın ideoloji kırıcı karaşın bakışından.yazdıklarıyla şiire getirdiği yeniliklerle bir devrimci ancak iktidar ile ilişkisi bakımından bir kemalist olarak görülmüştür.nazım hikmet’in ülkesinden dilinden koparılması şiirini de olumsuz etkilemiştir ece ayhan a göre.yazdığı son şiirleri ülke dışında yazdıkları şiir toplamı ve poetikası içinde daha geri bir noktada değerlendirilmiştir… nazım hikmet şiire getirdikleriyle bir put kırıcı ve devrimcidir marksisttir elbet .ancak ideolojisindeki kemalist etkiyi görmezlikten gelemeyiz.bu durum bu gün bile nazım hikmet’i ve şiirini tartışırken deşilip aşılması gereken bir soru olarak durmaktadır karşımızda.hala. bu soru gündemimizde yerini alırken bu gün edebiyatı devletin ideolojisinden ayrıştırmanın yerine edebiyatın ve edebiyatçının ideoloji kırıcı yönü görmezlikten gelinerek kemalizm ve milliyetçilik adı altında türk olmak ve türklük mitine de yaslanarak kendi dışında kalana ötekine tahammülü olmayan ve giderek ırkçılığa varan faşizan bir dalgayla karşı karşıyayız.bizi ayrıştırma noktasına getiren ve mücadele etmemiz gereken bir durum da bu..ki bu durum da bir etik yoksunluğuyla ilgilidir… günümüzde edebiyat alanında ve her alanda yaşanan zemin kaymasından ayrı düşünemeyiz bu etik yoksunluğunu. neo liberal dalganın, gizli veya açıktan gelişen postmodern gericiliğin etkisiyle edebiyatın tekelleşmesine yol açan durum… etik yoksunluğu da değil de eklemsiz omurgasız bir duruşsuzlukla iktidarın etiğine eklemlenme durumu…bu mevzu derin ve başka bir yazı konusu.. buradaki okuma da karaşın bir ece ayhan okuması kötülük dayanışmasına karşı haklılığın inadına bir çağrı niteliğindedir.şairin iktidar karşısındaki konumunu ve tüm çıplaklığıyla ele vermekle kalmaz karaşın bir tarihin hafızasına oluşturma adına eklenen yeni sayfalardır da .. ece ayhan ın hafıza oluşturma çabalarına dönelim biz yine.aynalı demeler kitabında cemal süreya ile söyleşisinde aydınlar ve hafıza ilişkisinden söz eder’’bakıyorum şimdi tanzimattan yani 1839 dan önceki yılları.o günler pek bilinmez.yakın geçmiş dahi dipsiz bir kuyuya düşürülmüş gibi.sanki bu insan topluluğunun belleği yok !(ne demiştir 1950 ile 1960 arasındaki dönemde?hafıza-i beşer nisyan ile malüldür!) bellek denilen şey ancak bin yıl sonra 1965 ‘te biraz İstanbul’ da bentler’de yeni osmanlılar cemiyetiyle ortalığa çıkar.nNamık kemal bir ada sürgününden İstanbul a dönüyor.güvertededir.vapur tophaneye yanaşmaktadır.rıhtımda bekleşen bir kalabalık var.namık kemal sevinir,’’duymuşlar demek ki sürgünden geldiğimi ,beni karşılıyorlar,,.oysa namık kemal vapur merdivenlerinden rıhtıma inerken orada bekleşenlerden biri yanındakine sorar: ‘’ kim bu sakallı ?,,Namık kemal işte buna çok üzülmüştür.yeni osmanlılar ‘’küçük de olsa biz bir kamuoyu yarattık ,, derler ya.,,( aynalı denemeler.s.62) ece ayhan ‘ın hafıza oluşturma çabası tüm tarihsel süreçlere ilişkindir.tarihte cereyan eden ancak remi tarihin es geçtiği olaylar durumlar yakın dönem ve uzak dönem olarak değil de aynı anda art ve ve eşsüremli olarak tüm disiplinlerle bağlantı içinde - günümüz moda deyimiyle multidisipliner ama daha ötede- atonal (bakışımsız) ve dissonance (kakışım ) kaotik döngüselliğiyle tam bir kara duygululukla ele alınır.işlenir. tarih yazımı tarih için bir hafıza oluştururken sadece tarihe bağlı kalınmaz cereyan eden olayın durumun öznelerin tüm yaşantıları ve tarihsel politik ekonomik sosyolojik sanatsal kültürel hatta psikanalitik ve etik özellikle etik tüm çağrışımlarıyla bir değerlendirme süzgecinden geçirilir.tüm bu işlemler sırasında etikçi titizliğiyle elinden neşterini hiç eksik etmez ece ayhan.. ece ayhan ve tarih ilişkisinden söz ederken burada bu sorunsalı tüm ayrıntılarıyla irdeleyen değerli ve sıkı bir çalışmadan ahmet orhan’ın henüz yayımlanmamış ‘’ece ayhan ve tarih yaklaşımı,,adlı yüksek lisans tezinden unutmadan ve ısrarla bahsetmeliyiz.bu çalışmasında ahmet orhan ece ayhan’ın tarih yaklaşımını şiirlerinden ve söyleşilerinden de yararlanarak tüm ayrıntılarıyla ve karaşın bir bakışla değerlendirmiştir. tarihte hep isyancıların kazanmasını istemiştir. sarışınların yazdığı resmi tarihte adına rastlanmayan karaşınların.aynalı denmeler kitabında’’ düşünce tarihimizde yok ya düşünce tarihimiz bir memurlar dalaşıdır aslında ,, diyerek başka bir tarihin hafızası oluşturmaktan bahseder.yine sivil denemeler kara adlı kitabında yer lan esas duruş mülkün temelidir adlı söyleşisinde verdiği yanıtlardan birinde bu durumu daha çarpıcı ve tüm açıklığıyla dile getirir.’’ Yeni -eskiciler de dolaşırken ‘’bütün osmanlı (ve ortadoğu) tarihçileri sarışındır!,,der idim.karaşınlara inat! (evet onu da göze alıyorum :bütün handikaplarına ve çekiştirilen risklerine karşın,bizim kendi tarihimizde KEŞKE kabakçı mustafal’ar ,patrona halill’ler,ali suavi’ ler ..kestirmeden ,’’BAŞIBOZUKLAR kazansaydı,,diyorum şimdi de.tabbi zaman zaman .ki onlar hiç değilse devlet memuru değillerdi ,hepsi sivil!;, belki de ece keşke kazansalardı …dediği ve sürekli kaybeden isyancıların yanında ama kazansalardı onların da karşısında olacaktı tüm iktidarlara karşı oluşuyla..liberterliğiyle.. ece ayhan ın söyleşilerinde sıklıkla ‘’ benim bu çıfıt çarşısı belleğim,, dediği yerlerde bakın neler gizlidir.neleri biriktirmiş ve neleri nasıl sığdırabilmiştir karaşınların oluşturma adına bu çıfıt çarşısına.. söyleşilerinde ‘’halklığın inadına,, yaptığı vurgularla yaşamlarındaki tekil duruşlarıyla düşünceleri için ödedikleri bedellerle ve sivil direnişçi kimlikleriyle öne çıkan aydınlardan sanatçılardan öznelerden söz eder. doğu anadolu ‘nun düzeni adlı doktora tezinde ayrı bir dili konuşan kürt halkından bahsettği düşüncelerinden uzun yıllar hapis yatan onurlu yaşamıyla ve direnişçi kimliğiyle başta ismail beşikçi.beşir fuad.nesimi .hallacı mansur, şeyh galib,resneli niyazi ,çanakkaleli melahat,rosa eskenazi,kantocu peruz,denizkızı eftelya, atatürk’ün sevgilsi fikriye, sait faik,idris küçük ömer,şerif mardin,cihat burak,nilgün marmara.hal ve gidiş sıfır adlı kara filmin anarşist yönetmeni jean vigo,rimbaud ,sivil şiiri kavramını ödünç aldığı passolini ,vb… ismail beşikçiye ilişlin bir not : ‘’ismail beşikçi uzun süren hapis yıllarından sonra çıktığında gazeteciler ona çeşitli sorular yöneltmişler.beşikçi de bunları yanıtlarken içeri alınma nedeni olan görüşlerini yinelemiş.avukatı konuşmasını istemediği için onu koluna girerek götürmek istemiş ama beşikçi konuşmasına devam etmiş.işte burada avukat haklıdır belki, ama beşikçi yüzde yüz haklıdır,, ( sivil denemeler kara s:64) burada haklılığın inadına tanık olmaktayız.ve bir direniş hafızası oluşturmanın nasıl kayda geçirildiğine de.. yine aynı kitaptaki aynı söyleşiden bir dipnot meçhul öğrenci anıtı şirinde geçen ‘’ devlet dersinde öldürülmüştür,, dizesiyle ilgili.’’ devlet mimarlık ve mühendislik akademisinde bir zamanların öğrenci liderlerinden olan battal mehetoğlu polisçe öldürüldü.cenazesinde battal’ ın annesi insaf ana ‘ya birisi neler hissettiğini sorar : şöyle der insaf ana:’’ ah ki oğlumun emeğini eline verdiler,,meçhul öğrenci anıtı budur.,,( sivil denemeler kara s:65) ne tesadüftür ki annenin adı insaftır.insaf ana..ancak her zaman ve her yerdeki gibi iktidarına karşı çıkana karşı insafı yoktur devletin..tahammülsüz ve acımasızdır. insaf ana kara kamunun temsilcisidir.kara kamunun kara vicdanın karşınlar etiğiyle konuşur devrimci oğlunun emeğini görmüştür .bu kendi emeğidir de yanı zamanda.oradan konuşur : ‘’ah ki oğlumun emeğini eline verdiler !,, ece ayhan ın bütün kitaplarının başına koyduğu manifesto şiiri yort savul da geçen ‘’ nerede kalmıştık.tarihe ağarken üç ağır yıldız sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları,, dizelerindeki üç ağır yıldız’ın iktidara karşı direnişlerinden dolayı idam edilen devrimciler deniz gezmiş ,yusuf aslan ve hüseyin inan olduğunu öğreniriz .söyleşilerinden.. yine bir şiir ve bir etik duruş hafıza oluşturma adına.iktidarın kolluk kuvvetlerince sırf bu yüzden gazallar gibi avlanan devrimciler..her daim sürmektedir sürek avı…
GÖRMEDİK!
1. Avcılar gazalları öldürür Anadolu balkanlarında. Gazal kaçar yaralanmışsa, avcı kovalar.
2. Çilli gazal bir tebeşire sığınsın sözgelimi ya da bir dünya dergâhına. Avcı da dalar.
3. İki yeniyetme kara tahtayı siliyorlardır ya da çamaşırlarını çiteliyorlardır.
4. “Buraya giren bir gazal gördünüz mü?” der Şahmârdân.
5. Sınıftaki ya da avludaki gazallar; tarihten 1971 yaz ayları Çengelköyü’ne geliyoruz; “hayır” derler, “görmedik!” ece ayhan, bütün yort savul’lar) ve sonraki yıllarda da daha da şiddetlenerek sürer bu sürek avı. sürmektedir de… 12 mart sonrasıdır.ülkenin devrimci gençleri 6 .filoyu protesto ederler.gençler bazı amerikan askerlerini denize atarlar ve çıkan arbedede ve yine polis saldırısı sonucu bazı gençler denize düşerler.polis gençleri arar her yerde.o semtteki esnafa sorarlar : gördünüz mü görmedik.!.işte etik . gençleri ele vermemek için görmedik derler.ele vermememin ihbar etmemenin etiği… ve 12 eylül sonrasında 17 yaşında devletçe yaşı büyültülerek idam edilen idam edilen erdal eren i de unutmaz ece ayhan .söyleşilerinde sıklıkla anar adını. bir direniş hafızası oluşturmak bir anımsatmayı da biz yapalım : 12 eylül sonrasıdır.24 ekim 1983 ‘te gölcük askeri mahkemesi dört solcu hakkında idam cezası vermesine gerekçe olarak “ varlıkları ile yoklukları arasında ülke çıkarları açısından bir fark yoktur,, cümlesini kayıtlara geçirmiştir. bir yazısında insanın iktidara karşı savaşı hafızanın unutmaya karşı savaşıdır diyordu milan kundera. ece ayhan ‘ın yort savul adlı kitabında yer alan usta işi şiirindeki şu dizeler bu ülkede ve her yerde yaşadığımız bütün dönemleri ve durumları özetler : ‘’ fakir kuş hiç unutmaz, kitapların yakıldığı yıldı kırk kapıdan birden devletle girdiğini gördük başsız bir ta ver içindeki solgun süslü binicisinin,, evet ama ‘aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler !, etiğe ilişkin bir durum daha bu kez öznesi bir konsomatris. ‘’ 1969 da kayseri de Türkiye öğretmenler sendikası’nın (tös) olağan genel kurulu toplanmıştır.ülkücüler nizam-ı alem adına o salonu basmışlardır.sonra da kayseri sokaklarına dökülüp kimi kırtasiyeci dükkanlarını kitap da sattıkları için yıkıp kırarlar.o sırada ,geceleri pavyonda çalışan bir konsomatris ,kaldığı otelinden şöyle bir çıkmıştır kaldırıma .ülkücüler o konsomatrisi hemen kıskıvrak yakalarlar .-kaynakları genellikle köyler beslemeler olan konsomatrisler öylesine ezilmişlerdir ki ,kendileri 30-40 yaşlarında olsalar bile 17-18 yaşlarındaki müşterilerine abi derler.
-celine gibi ,insanın içyüzümü dehşetle görmüş yazarların başında olan dostoyevski’nin suç ve ceza romanında ,zengin tefeci kadının kızkardeşi elizabeta ‘sı vardır.solgun ,hayatta yoksulluktan öylesine ezilmiştir ki,kafasına indirilmek üzere kalkmış olan nacak karşısında ,içgüdüsel olarak bile kolunu kendini savunmak için kaldıramamıştır.) evet, ne diyorduk ? ülkücüler ,onu kıskıvrak yakalarlar ve ibret-i alem için orada çırılçıplak soymak isterler.konsomatris yalvarır : ‘’ ağabeyler beni öldürün ama bunu yapmayın!,,( sivil denemeler kara) işte burada da bir etik çarpışması söz konusu.ne diyelim..ne diyebiliriz..‘’sözü ece ayhan’ a ve şiire bırakalım. ’ bu kadınların ekmek kavgaları korkunçtur. Şiddetin ve kötülüğün kol gezdiği bir dünyada kelle koltukta çalışırlar. Saçları bir sözle örülen ve bir sözle çözülen kadınlar, sabahlara kadar dövülenler, tekmelerle dövülmüş Dilhayatlar, kötü caddeye düşmüş, yedi dala gerilmiş tazeler ve diğerleri…"Beni öldürün ama bana bunu yapma’yın abiler!" diyerek itlere yalvaran kadınlar.,, açık atlas’ ta açan kürt çiçekleridir.ki hala yasaklıdır.yalnız ortadoğu da el altından satılan o atlas.ve hala sürgündedir.sürgündür.koparılmaktadır.her daim koparılsa da hafızalarda açmaktadırlar.ki uğur kaymazdır.12 yaşında 13 kurşunla evlerinin önünde babasıyla birlikte öldürülmüştür.katilleri mi..serbesttir..ki uğur karaşınların hafızasında hiç solmayacak bir karanfil olarak yerini almıştır. ‘’ meşeler yapraklanınca bir tuhaf olurlar işte koparılmış kürt çiçekleri, hatırlayarak amcalarını azınlıkta oldukları bir okulda bile, sorarlar soru neden feriklerin ve eşeklerin memeleri vardır?
ece ayhan söyleşilerinde geçer ve açık atlas şiirinin ilk ve asıl adı ‘’kürt çiçekleri,,dir.malum nedenlerle yayıncının kaygısı ve itirazı üzerine değiştirilmiştir.. bir başka şiirinde kendi kendinin terazisi bir kambur şiirinde yine iktidardan yaralanmışlardan bahseder ece.kurulu zulmün yetiştirme yurtlarında ömürleri heba olan çocuklardan. şiirden bir bölüm..
‘’beli ki kaçmıştır çok ağır cezalı bir çocuk kurulu zulmün yetiştirme yurtlarından çakıyla kazımıştır içerden kapısına kuş dillerinde olmaz bir helanın şahlığı mahlığı,,(kendikendinin terazisi bir kambur.s.22 kendini bir şairden önce etikçi olarak gören açık uçlu şiirleri ve yazılarıyla edebiyata şiire karaşın bir bakış kazandıran ece ayhan üzerine ve bir direniş hafızası oluşturma adına bir yazı nerde biter bilinmez .çünkü o da açık uçlu olacaktır haliyle. bu hafıza oluşturma denemesinin de karaşın tarihte bir fırça darbesi olarak hafızalardaki yerini alabilmesi umuduyla.. sabahattin umutlu
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
"hepimiz tehlikedeyiz"
passolini
Kategoriler
Arkadaşlarım
|